SABRETMEK

Sabretmek; neye sabretmek, niye ve kimin için sabretmek? Şunu anlamak gerekir ki hiçbir güç, hiçbir enerjinin insanoğlundan beklentisi yoktur. Buna ihtiyacı hiçbir zaman olmamıştır ve olmayacaktır. Önünde duran bu koca dağa kendin için tırmanıyorsun, zirvesindeki ödül için.
O dağa her insanoğlu tek başına çıkmak zorunda. Yoluna çıkan taşları tek tek aşmalı. Bunu yaparken canı yanacak, vazgeçecek ama sonra tekrar kalkıp yoluna devam edecek. Başka çaresi yok. Yolun sonunda ödülü kendisi. Özünü bulmaya gidiyor. Kendiyle buluşmaya, bir olmaya… Bu çağrıya kulak vermese olur mu?
Dağa tırmanırken önüne çıkan en büyük taş sabırdır. Hiçbir şey bilmeden, ne olduğunu bilmeden sabretmek, tevekkül etmek, dünya hayatında yaşadığı zorlukları kendi özünün hazırladığını, kendi iyiliği için olduğunu bilmeden sadece hissederek beklemek, güvenmek, isyan etmemek. Bu dağın kendi içinde, kalbinin üzerinde olduğunu bilmemek, hissetmemek.
Her bir taşı aştığında hislerin artar, zirveye çıkmak için acele edersin. Şunu unutma ki bu yolda aceleciliğe yer yok. Aldığın her yeni bilgi özüne işlemezse ileriye tek bir adım atamazsın, yerinde sayarsın.
Sabretmek, beklemek, beklentisiz beklemek, ne olacağını bilmeden beklemek tam bir teslimiyet gerektirir. Kendine, özüne güven. Bilsen ki o dağın zirvesinde dup duru bir okyanus var. O okyanus seni o kadar uzun zamandır bekliyor ki…

DAVRANIŞ LİSTESİ

Japonya’da İlköğretim Okullarında Velilere Gönderilen, Çocukların Uyması Beklenen ‘Davranış Listesi’
Japon halkı için davranış ve tutumların ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Bu alışkanlıkları genellikle çocuk yaşta aşılamaya çalışırlar. Yalnız modern zamanda unutulan değerlerin de hatırlanmasını sağlamaya çalışıyorlar.
Japon bir anne, çocuğunun yeni kayıt olduğu okuldan ‘Ebeveynler için uyum’ kapsamında bir liste aldı.
Liste tamamen çocukların davranışlarına odaklanılarak hazırlanmıştı. İşin sıkıntılı tarafı ise, bu kurallara uygun şekilde davranmak birçok ebeveyn için gerçekten zordu.
‘Çocuklarınız okula başlamadan önce lütfen aşağıdaki maddelere uygun olduklarından emin olun. Ayrıca ebeveynler ve aile üyeleri olarak lütfen aynı davranışları siz de takip edin.’
18 madde iki kategoriye ayrıldı. İlk olarak ‘Temel Davranış ve Tutumlar’…

  1. Birisi konuşurken dikkatlice dinle.
  2. İnsanlarla selamlaş, soruları açık bir şekilde ve duyulabilir bir sesle cevapla.
  3. Sandalyede uygun bir şekilde otur.
  4. Başkalarına ait olan şeylerin, sana ait olmadığını iyice anla.
  5. Ayakkabılarını çıkardıktan sonra düzenli bir şekilde girişe yerleştir.
  6. Kıyafetlerinin temiz olduğundan ve kırışık olmadığından emin ol.
  7. Masanı ve çevreni düzenli ve tertipli tut.
  8. Gece kendi kendine erken yatıp, sabah da yine kendi kendine erken kalkma sorumluluğuna alış.
  9. Kahvaltıya özen göster.
  10. Dişlerini her zaman fırçala.
  11. Asla yalan söyleme.
    İkinci kategori de ‘Arkadaşlık İlişkileri’ ile devam ediyor.
  12. Kimseye dışlanmış hissettirme.
  13. Eğer birinin bir sıkıntısı varsa, yardımcı ol.
  14. Kimse hakkında kötü konuşma.
  15. Herkesle iyi geçinmeyi, oynamayı ve bir şeyler öğrenmeyi alışkanlık haline getir.
  16. Her zaman kendi kendine oynama. Başkalarıyla da oynayabilecek kadar arkadaş canlısı ol.
  17. Hem doğada zaman geçirip rahatlamak, hem de daha fazla hareket etmek için dışarıda oyna.
  18. Eğer hata yaparsan, ciddiyetle özür dile.

GÜNEŞ UMUTTAN ŞİMDİ DOĞAR

Bazı sözler vardır, duyması bile iyi gelir. “İmkansız diye bir şey yoktur. İmkansız, sadece daha önce denenmemiş olandır.” cümlesi benim için bunlardan biri. Birilerinin bir yerlerde imkansızı mümkün yapmış olması bile mutlu ediyor beni.
Türkan Saylan’ın hayatını okurken hep bu cümleyi tekrar ettim içimden. Sarsılmış, hırpalanmış ruhuma merhem oldu, çare oldu.
Hem……Adı bile güzel : “Güneş Umuttan Şimdi Doğar”.
İstanbul’da, Kandilli’de dünyaya geliyor. Beş çocuklu bir ailenin en büyük kızı. Ömür boyu hep “köy doktoru” olmayı düşlemiş. Öyle de güçlü bir tutku ki bu, “Tıp fakültesini kazanamazsam ölürüm!” diye düşünüyor her gece.
Önceleri kocaman bir konakta varlık içinde yaşarken, babalarının işleri bozuluyor ve konağın odalarını kiraya vererek zar zor geçinmeye başlıyorlar. Acaip yoksulluk çekiyor yani. Öyle ihtişamlı , ekmek elden su gölden bir hayat değil. Son derece baskıcı bir baba, katı denebilecek bir anne. Evin bahçesinden dışarda, mahalle çocuklarıyla oynamalarına bile izin yok. Belki de o kopukluk itiyor onu yıllar sonra Anadolu’nun o taşlı çamurlu yollarına. O topraklarda köylülere çare oluyor, kendisi de ilham buluyor.
Kandilli sınırlarını aşmadan 17.5 yıl yaşamış Türkan, Tıp Fakültesi’ne gitmek için yola koyulduğunda tadıyor ilk defa bağımsızlığı. Eminönü’nden binip Beyazıt’a giderken, tramvayın o “çan çan” sesleri kulaklarında çınlıyor ya, ruhu kanatlanıp şarkı söylüyor içinde, “Ben özgürüm, ben özgürüm” diye…
Hemen koşup bir “tıp rozeti” alıyor, takıyor onu yakasına. “Hayatımda en değerli takım o oldu” diyor içtenlikle. Anlayacağınız ne tektaş derdine düşmüş, ne elmas gerdanlık. O tıp rozeti öyle bir simge ki onun için, sırf onu takabilmek için hep yakalı şeyler giymiş ömrü boyunca
Daha okul bitmeden evleniyor. Büyük oğlu doğunca ilk büyük hastalığını geçiriyor. Tüberküloz. İkinci oğlunda ikinci tüberküloz. Hem de bu defa kemiklere yayılmış.
Tam “sekiz ay” yüzüstü yatması gerekiyor. Sekiz ay.!
Onu bile şikayetle anlatmıyor, “Kayınvalidem çok iyi bir insandı, pişirdi kotardı, besledi beni, o halde yatarken çocuklarımla da oynadım, ders kitaplarımı önüme açıp ders de çalıştım” diyor. Kalktığında 25 kilo birden almış, ama bitmemiş çilesi. İki kocaman yıl, demirden bir korse ile gezmesi gerekiyor.! O demir korse üstündeyken Tıp Fakültesi’nin sınavlarını aslanlar gibi verip mezun oluyor.
1958 yılı, hayatının dönüm noktası. Neden biliyor musunuz? Sıradan insanların hayatında büyük travma yaratabilecek bir şeye tanık oluyor.
Büyük oğluna hamile henüz. Bakırköy Akıl hastanesini görmeye gidiyorlar. O zamanın Bakırköy’ü kabus. Çırılçıplak dolaşıyor akıl hastaları, demir parmaklıkların arasındalar. Hastane demek ayıp aslında; bildiğiniz tımarhane.
Neyse efendim, tam gencecik tıp öğrencileri dehşet içinde bakarlarken, hastane rehberi diyor ki “Gelin sizi cüzzamlıların pavyonuna götüreyim”. Sonra da uyarıyor, “Aman yaklaşmayın, sakın dokunmayın, uzak durun” diye.
Şimdi düşünün, gencecik bir kadın, hamile. Hayat tecrübesi sıfır. Bir tepeden bakıyorlar aşağı. Çukur bir alanda üç barakadan paramparça giysiler içinde cüzzamlılar çıkıyor. Korku filmi gibi. Bir görevli gelip yemeklerini onlara hiç değmeden bir bakraca boşaltıp gidiyor. Sanki hayvanat bahçesi…
Öyle içine dokunuyor ki bu manzara gencecik anne adayı Türkan’ın. Unutamıyor. İsyan ediyor, ne hakkımız var o insanlara böyle davranmaya diye… Bir doktor, bir hastaya dokunmadan nasıl şifa verebilir diye…
Kitap arıyor bu konuda, okuyor, araştırıyor. Öğreniyor ki bu hastalığın tedavisi var aslında. Öyle dokunarak da bulaşmıyor zannedildiği gibi.
Toplumun bir bireyi olarak “suçluluk” duyuyor, bizim bugünlerde farklı konularda duyduğumuz gibi…
Ama şikayet etmiyor, boş tepkilerle vakit harcamıyor. Gidiyor, uzmanlık olarak Deri ve Zührevi Hastalıkları seçiyor ki onlara çare olabilsin.
Çok da bilinçli aslına. “Ben başkalarının sevip ilgilenmediği, eksik kalan şeyleri sevip tamamlıyorum” diyecek kadar ne yaptığının farkında.
“Yaraları iyi etmeyi seviyorum” diyor kitabın bir yerinde. İçimden dedim ki, bu nasıl bir yaşam amacıdır ki, sadece fiziksel yaralara değil, “toplumun en dokunulmayan yaralarına” dokunup, onları da sarıp iyileştirdi.
“Amaaan, ne yapalım, bu düzen böyle…” deyip, mıyıl mıyıl oturmayan bir kadın. Ömür boyu bozuk düzeni düzeltmek için çabalamış. Asistanlığında mesela, bir bakıyor ki gece nöbetlerinde hiç bir hastaya yardımcı olamıyor. Çünkü tansiyon aleti bozuk, derece kırık, enjektör yok, sular akmıyor. Hastanın midesini vazodaki suyla yıkıyorlar mesela. Duyması bile korkunç değil mi?
Ama o pes etmiyor. Tutup yönetime bir dilekçe yazıyor.
“ Bu şartlar altında hekimlik yapıp şifa veremem. Ya bunları tamamlayın, ya da ben nöbet tutmayacağım” diye. Arkadaşları diyor ki, kızım sen deli misin, atarlar seni buradan!
Ama ne oluyor biliyor musunuz? Bir hafta sonraki nöbeti geldiğinde bir bakıyor ki, üstünde adı yazılı bir dolap konulmuş odaya. İçinde istediği her şey var pırıl pırıl. Ceza almadığı gibi, şifa dağıtabileceği ortam sağlanmış.
Bu ülkede cüzzamlılara “eliyle” ilk dokunan, yaralarını ilk saran o. Hem sadece tıp boyutunda da bakmıyor olaya. Onları toplumun dışına iten zihniyet ile de savaşıyor. Hayatın içine dahil etmeye çalışıyor cüzzam hastalarını. Sokaklarda dilenen cüzzamlıları birer birer toplayıp yaralarını sarıp, iyileştirmeye çalışıyor. Anadolu’da köy köy gezip cüzzam taramaları yapıyor, halkı bilinçlendiriyor.
Bir ufacık saptama yapayım hemen. Bu arada boşanmış, eşi oğullarını bir süre göstermemiş. Sonra kıt kanaat geliriyle zor bela bir ev açmış, oğulcuklarını yanına almış. Yani özel hayatı da öyle çöpsüz üzüm değil. Bir alanda savaşmıyor sadece.
Önce Cüzzamla Savaş Derneği’ni kuruyor. O meşhur korku filmi gibi pavyonları daha ulaşılır, yaşanır bir hale getiriyor.
Sonra en büyük hayalini gerçekleştiriyor, “Lepra Hastanesi”. Yıl 1977.
Devletten yardım filan hak getire. Orada çalışacak gönüllü doktor ve hemşire bulmak bile iş. O tıp mensuplarını bilgilendirip ikna etmek de kendisine düşüyor. Ama öyle şahane hekimler yetişiyor ki o hastanede, sonradan çok değerli isimler olarak tıp literatürüne geçiyor hepsi.
Sadece hastane de değil, sosyal bir merkez oluyor Lepra Hastanesi. Mesela cüzzamlıların ayakları deforme olurmuş, özel ayakkabı giymeleri gerekirmiş. Ayakkabı Atölyesi kuruyor hastanenin içine. Atölyede çalışanlar kim mi? Yine cüzzamlılar. Okuma yazma bilmeyen hastalara okuma yazma kursları açıyor. Bahçıvanlık yapıyor hastalar, bahçeyi onlar düzenliyor.
Bu arada para yok doğru dürüst. Bütün bunları parasızken yapıyorlar. “Parasızlık imkansızlık değildir, bahanedir” diyor Türkan Saylan. Devletten yardım yok demiştik, ama serbest kuruluşlar var elini uzatan.
Mesela Alman Konsolosluğu diyor ki yardım edeceğim, fakat para veremem. Tamam diyor, dikiş makinası bağışlayın bize. Hastane çalışanları ve hastalardan bir ekip kurup nevresim diktirmeye başlıyor. Kermeslerde onları satıyorlar hastaneye gelir olsun diye.
Yahu gözlerim yaşardı resmen, sigara filtrelerinin fazlaları atılıyormuş. Gidip çuval çuval onları alıyorlar fabrikadan. Doktoru, hemşiresi, bütün ekip oturup o filtreleri ditip, kabartıp yastık yapıyorlar, yastık!
Üşenmiyor, utanmıyor, ben koca doktorum demiyor. Sırf hastane ayakta kalabilsin, şifa dağıtabilsin diye kendi elleriyle kullanılmamış sigara filtrelerinden yastık yapıyor !
Sorunun kendisine değil, çözümüne odaklı yaşanmış bir ömür. Şark çıbanı için Diyarbakır’a gidiyor mesela. Sadece hastalığa değil, asıl kaynağına dikkat çekiyor. Bataklıklar kurutulsun, şehrin içindeki akarsular temizlensin diye Kaymakam’a, Vali’ye çıkıyor konuşmaya.
Hayatın başka boyutlarını da ıskalamıyor bu arada. Deli gibi okuyor mesela. Kese kağıtlarının bile açıp okurum diyen bir kadın. Hastanedeki odasını öyle bir döşemiş ki, hastalar kapıda ayakkabılarını çıkartmaya yeltenirlermiş. 🙂 Pencerelerde perde niyetine rengarenk, kenarı oymalı yazmalar, Japonya’dan gelmiş oyuncak bebekler, duvarlarda bir sürü fotoğraf, koltuklara serili Anadolu kilimleri…
Umutsuzluğa hiç yer vermemiş hayatında Türkan hoca. “Ömür boyu kendimi hep sıfırdan başlamaya hazır hissetmişimdir” diyor açık açık. O sayede risk alabiliyor bence. Hayatta en sevdiği şey mesleği, ama “Bir gün elimden diplomam alınsa, gider yenisini alırım” diyecek kadar manen de bağımsız.
Hepimiz onu ÇYDD ile, bu ülkenin kız çocuklarını okutabilmek için verdiği o onurlu mücadele ile tanırız. Ama çoğumuz onun kaç ayrı meydanda savaştığını bilmeyiz. Bunca karpuzu o incecik bedenle nasıl taşıyabildiğine aklımızı erdiremeyiz. Bu sefer ben onun doktor yanını paylaşmak istedim sizlerle.
Ve insan yanını. Mesela renklerden kırmızıyı, tatlılardan tavuk göğsünü, çiçeklerden papatyayı sevdiğini…Kabak çekirdeğine bayıldığını… Saatine sadece saati görmek için değil, “zamanı planlamak” için baktığını… Saniyelere bile değer verdiğini… Çocukluğundan en çok özlediği şeyin şeftalinin ağaçtan koparılırken ki kokusu olduğunu…
Sizi bilmem ama ben bir dahaki sefere, ülkemle ilgili her hangi bir konuda şikayet ederken durduracağım kendimi. Önce bir soracağım: “Sen bu güzelim memleket için ne yapıyorsun?”
Ve hatırlayacağım, o kısacık kızıl saçlı, güzel yüzlü, o yüce gönüllü kadını. O tertemiz ellerini en feci yaralara şefkatle dokunduranı. O yaralara şifa olanı. Ömrü boyunca bir mesleğin rozetini şeref madalyası gibi yakasında taşıyanı.
Onun gibi… Soruna değil çözüme odaklanacağım.
Çünkü…
Güneş Umuttan Şimdi Doğar.
Bige Güven Kızılay
18.02.2018
( Bu harika kitabın yazarı, değerli ağabeyim Mehmet Zaman Saçlıoğlu’na kalben teşekkürlerle…
Kitabın satışından doğacak gelirin bir kısmı ÇYDD’ye bağışlanıyor, İş Bankası Yayınları. Sadece bir kitap okumayacaksınız, bir kız çocuğuna da el uzatmış olacaksınız. Lütfen unutmayın. )

MUTSUZ BİR ÇOCUK İÇİN

Onu sık sık azarlayın
Yaptığı iyi işleri görmezden gelin
Başkalarının yanında küçük düşürün
Sizi ne kadar üzdüğünü sık sık dile getirin
Beraber olmak istediğinde bahaneler öne sürün
Arkadaşlarının çalışkanlıklarını örnek verin
Söylediği ufak yalanları yüzüne vurun
Size şikayet için geldiğinde onu dinlemeyin
Sizinle konuşurken başka işlerle meşgul olun ya da televizyon seyredin
Sık sık yorgunluğunuzu dile getirerek onunla birlikte olmaktan kurtulun
Ufak isteklerini baştan reddedin …..

AYRILIK HİKAYESİ

Tam göğsünüzün ortasında bir yeriniz acıyacak…
Evinizin sizi içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksiniz…
Sokağa fırlayacaksınız…
Sokaklar da dar gelecek….
Tıpkı vücudunuzun yüreğinize dar geldiği gibi…
Ne denizin mavisi açacak içinizi, ne pırıl pırıl gökyüzü…
Kendinizi taşımayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksiniz…
Birileri size bir şeyler anlatacak durmadan….
‘Önemli olan sağlık.’
‘Yaşamak güzel.’
‘Boş ver, her şey unutulur.’
Siz hiçbirini duymayacaksınız…
Gözyaşlarınızdan etrafı göremez hale geleceksiniz.
O’ndan ölmesini isteyecek kadar çok nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksiniz…
Hep ondan bahsetmek isteyeceksiniz…
‘Ölüme çare bulundu’ ya da ‘Yarın kıyamet kopacakmış’ deseler başınızı kaldırıp ‘Ne dedin?’ diye sormayacaksınız…
Yalnız kalmak isteyeceksiniz…
Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak… İkisi de yetmeyecek.
Geçmişi düşüneceksiniz… Neredeyse dakika dakika… Ama ama kötüleri atlayarak…
Onunla geçirdiğiniz vakitleri düşünerek, geçtiğiniz yerlerden geçmek isteyeceksiniz….
Gittiğiniz yerlere gitmek…
Bu size hiç iyi gelmeyecek… Ama bile bile yapacaksınız.
Biri size içinizdeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksınız…
Aslında kurtulmak istediğiniz halde, o acıyı yaşamak için direneceksiniz.
Hayatınızın geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksiniz…
Aksini iddia edenlerden nefret edeceksiniz…
Herkesi ona benzetip…
Kimseyi onun yerine koyamayacaksınız…
Hiçbir şey oyalamayacak sizi…
İlaçlara sığınacaksınız… Birkaç saat kafanızı bulandıran ama asla onu unutturmayan… Sadece bir müddet buzlu bir camın arkasından seyrettiren…
Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek… Boğazınız düğümlenecek, dinleyemeyeceksiniz…
Uyumak zor, uyanmak kolay olacak…
Sabahı iple çekeceksiniz… Bazen de ‘Hiç güneş doğmasa’ diyeceksiniz.
Yani Ne geceler rahatlatacak sizi ne gündüzler…
Ölmeyi isteyip ölemeyeceksiniz…
Belki belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önünüze çıkana sarılmak isteyeceksiniz… Nafile… Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek…
Rüyalar göreceksiniz, gerçek olmasını istediğiniz… Her sıçrayarak uyandığınızda onun adını söylediğinizi fark edeceksiniz…
Telefonun çalmasını bekleyeceksiniz… Aramayacağını bile bile… Her çaldığında yüreğiniz ağzınıza gelecek… Ağlamaklı konuşacaksınız arayanlarla…
Yüreğiniz burkulacak….
Canınız yanacak….
Bir daha sevmemeye yemin edeceksiniz.
Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinizden…
Onun sesini onun sesini bir kere daha duymak için yanıp tutuşacaksınız…
Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğiniz için kendinizden nefret edeceksiniz…
Yaşadığınız şehri terk etmek isteyeceksiniz…
Onunla hiç bir anınızın olmadığı bir yerlere yerleşmek.
Ama ama bir umut.
Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu…
Bu umut sizi gitmekten alıkoyacak…
Gelgitler içinde yaşayacaksınız…
Buna yaşamak denirse…
Razı mısınız bütün bunlara?
Hazır mısınız sonunda ölüp ölüp dirilmeye?
O halde aşık olabilirsiniz!.
Pakize Suda

ÖĞRETMENİM ÇİLEK NE?

“Öğretmenim çilek ne?”
Diyarbakır’ın bir köyünde ilköğretimde görev yapan öğretmen matematik dersinde;
“Bir kasada şu kadar çilek varsa, 10 kasada kaç çilek vardır?”
diye öğrencilerine bir soru soruyor.
Öğrenciler, “Öğretmenim çilek ne?” diyorlar.
Öğretmen, “İşte çocuklar çilek…” diyor.
“Biz hiç çilek yemedik” diyor çocuklar.
Bursa’dan çilek fideleri geliyor
Bunun üzerine öğretmen pes etmiyor, oturup Bursa’daki tarım firmalarına toprak numunesi yolluyor ve “Bu toprakta çilek yetişir mi?” diye soruyor.
Bursa’daki firmalardan cevap geliyor: “Evet, Diyarbakır şartlarında çilek yetişir.”
Hatta mektubun yanında çilek fideleri ve yetiştirme şeklini anlatan bir tarif yolluyorlar.
Öğretmen öğrencilere okuyor nasıl yetiştirileceğini, çıkarıyor bahçeye ve diyor ki:
“Bu sene size matematikten sınav yok.”
Öğrenciler, “Ee, nasıl not alacağız öğretmenim?” diye soruyorlar.
Hepsine bahçeyi kazdırıyor, çilekleri diktiriyor, can sularını verdikten sonra her birine dörder çilek fidesi veriyor ve şöyle diyor:
“Şimdi gideceksiniz evinize, anne-babanıza ben size nasıl öğrettiysem siz de onlara öyle öğreteceksiniz.”
Çocuklar gidiyorlar evlerine, hepsini anlatıyorlar, çilekleri dikiyorlar ve öğretmen diyor ki:
“Çilek mevsimi gelince getireceksiniz, tabakta on tane çileğe bir not alacaksınız.”
Çocuklar tabaklarla getiriyorlar, çilekleri sayıyor öğretmen, çilekleri eksik olanlara da tam not veriyor ve sonra diyor ki:
“Çocuklar nasılmış tadı?”
Öğrenciler, “Vallahi ucunda not vardı diye yiyemedik” diyor.
“Hadi bakalım yiyin” diyor öğretmen.
Çocuklar ağızlarını burunlarına bulaştıra bulaştıra yiyorlar çilekleri. Aradan iki yıl geçtikten sonra çilek girmemiş o köyün halkı şu anda Diyarbakır pazarında çilek satıyor.

ULU ÖNDER 20 SÖZ

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bugün bile bize rehber olacak nitelikte 20 sözü…

  1. “Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.”
  2. “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için, en hakiki mürşit bilimdir, fendir.”
  3. “Bilim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her ulus kişisinin kafasına koyacağız. Bilim ve fen için kayıt ve şart yoktur.”
  4. “Bir ulusun asker ordusu ne kadar güçlü olursa olsun, kazandığı zafer ne kadar yüce olursa olsun, bir ulus ilim ordusuna sahip değilse, savaş meydanlarında kazanılmış zaferlerin sonu olacaktır. Bu nedenle bir an önce büyük, mükemmel bir ilim ordusuna sahip olma zorunluluğu vardır.”
  5. “Ben, manevi miras olarak hiçbir nass-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım, bilim ve akıldır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevî mirasçılarım olurlar.”
  6. “Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse bilimi seçin.”
  7. “Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.”
  8. “Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.”
  9. “Bir millet eğitim ordusuna sahip olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak eğitim ordusuyla mümkündür.”
  10. “Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız.”
  11. “Gençler cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.”
  12. “Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküş vardır. Her ilerleyişin ve kurtuluşun anası hürriyettir.”
  13. “Millî hedef belli olmuştur. Ona ulaşacak yolları bulmak zor değildir. Önemli olan, çetin olan o yollar üzerinde çalışmaktır. Denebilir ki hiçbir şeye muhtaç değiliz. Yalnız tek bir şeye çok ihtiyacımız vardır: Çalışkan olmak. Toplumsal hastalıklarımızı incelersek temel olarak bundan başka, bundan önemli bir hastalık keşfedemeyiz; hastalık budur. O halde ilk işimiz bu hastalığı esaslı bir şekilde tedavi etmektir. Milleti çalışkan yapmaktır. Servet ve onun doğal sonucu olan refah ve mutluluk, yalnız ve ancak çalışkanların hakkıdır”
  14. “Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın gereklerine göre bilim ve teknik ve her türlü uygar buluşlardan azami derecede istifade etmek zorunludur.”
  15. “Uygarlık yolunda başarı yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, iktisadi hayatta, ilim ve fen sahasında başarılı olmak için yegane gelişme ve ilerleme yolu budur”
  16. “Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan, biçim ve kılıkta başarıdan çok, ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak şekilde ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım.”
  17. “Bütün ilerlemeler, insan fikrinin eseridir. Fikri harekete getirmek, birinci işimiz olmalıdır. Bir kere millet benliğine hakim olsun ve düşünebilsin, yeter! Başlangıçta hatalı düşünse de, az zaman sonra bu hatayı düzeltebilir. Fikir bir kere faaliyete başladı mı, her şey yavaş yavaş düzene girer ve düzelir. Fikrin serbest hareketi ise, ancak bireyin düşündüğünü serbest olarak söylemek, yazmak ve verdiği karara göre her türlü girişimde bulunmak serbestisine sahip olmakla mümkündür.”
  18. “Bir ulus, sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez.”
  19. “İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu “ben” kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!”
  20. “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

RATAN NAVAL

Hintli iş adamı yatırımcı, yardımsever ve Tata Sons’un başkanı Ratan Naval Tata’nın Londra’daki konuşmasından güzel satırlar

  1. Çocuklarınızı zengin olmaları için eğitmeyin. Onları mutlu olmaları için eğitin. Böylece yetişkin olduklarında eşyaların fiyatını değil değerini bilirler.
  2. Yiyeceklerinizi ilaçlarınız gibi yiyin. Aksi durumda yiyeceğiniz olarak ilaçları yemek zorunda kalırsınız.
  3. Sizi seven hiçbir zaman terk etmeyecektir. Çünkü bırakmak için 100 sebep de olsa tutmak için bir sebep bulacaktır.
  4. İnsanoğlu olmakla insan olmak arasında pek çok fark vardır. Çok azı bunu anlar.
  5. Doğduğunuzda sevilirsiniz. Öldüğünüzde sevileceksiniz. Arasını Siz başarmalısınız.
    Hızlı yürümek istiyorsanız yalnız yürüyün. Fakat Uzun yürümek istiyorsanız beraber yürüyün. Dünyadaki altı en iyi doktor
    1.Güneşışığı
    2.Dinlenme
    3.Egzersiz
    4.Diyet
    5.Kendine Güvenme
    6.Arkadaşlar
    Hayatın her aşamasında devam ettirin ve sağlıklı hayatın keyfini yaşayın.
    Aya bakarsanız. Tanrının güzelliğini görürsünüz.
    Güneşe bakarsanız. Tanrının gücünü görürsünüz.
    Ve. Aynaya bakarsanız. Tanrının en iyi yarattığını görürsünüz.
    Bu yüzden kendinize inanın. 🙂 🙂 :).
    Bizler turistiz & Tanrı bizim bütün Yol Rezervasyonlarımızı & Varış Yerlerimizi önceden belirlemiş seyahat acentemiz.
    Bu yüzden!
    Ona güvenin & HAYAT denilen yolculuğun keyfini yaşayın…

TEHLİKELİ İNSAN TİPİ

EN TEHLİKELİ İNSAN TİPİNİN 10 ÖZELLİĞİ
1- Az okur ama çok inanırlar.
2- Eşyaya insandan daha çok önem verirler.
3- Yalanı çok rahat söylerler.
4- Çok iyiliğiniz olsa bile bir hatada hepsini unuturlar.
5- Her şey için başkalarını suçlarlar.
6- Ara bozma ve laf taşıma konusunda çok beceriklidirler.
7- Bir dedikleri bir dediklerini tutmaz, ama ne kadar affediciyim diye övünürler.
8- Gereksiz bir kibirleri ve özgüvenleri vardır.
9- Acındırır, istediğini alır ve fırsatını bulunca yok olurlar.
10- Bencildirler ama farkında değillerdir.

DÖRT MUM

Dört mum yavaşça yanıyordu.
Ortam çok sessizdi ve konuşmaları duyuluyordu
İlk Mum konuştu; Ben ´BARIŞIM´ dedi
Hiç kimse benim yanık kalmamı istemiyor biliyorum ki söneceğim dedi. Kısa süre sonra alevi azaldı yavaşça söndü.
İkinci Mum konuştu; Ben İNANCIM dedi
Neredeyse herkes, beni artık gerekli görmüyor.
O nedenle artık bana gerek yok dedi ve konuşmasını bitirdi
Alevi azaldı ve söndü
Üçüncü Mum konuştu; ben SEVGİYİM dedi
Yanık kalmam için artık gücüm yok insanlar beni bir kenara bıraktı ve önemimi anlamadı kendilerine en yakın olanları bile sevmeyi unuttular dedi Alevi azaldı ve söndü
Ansızın bir çocuk odaya girdi ve üç mumun yanmadığını gördü.
“NEDEN YANMIYORSUNUZ SİZİN SONUNA KADAR YANMANIZ GEREKİR” dedi ve ağlamaya başladı
Dördüncü Mum çocuğa döndü ve;
“KORKMA BEN HALA YANIYORUM DİĞER MUMLARI YENİDEN YAKABİLİRİZ” ben UMUDUM dedi.
Parlayan gözlerle çocuk umut adlı mumu aldı ve diğer mumları tekrar yaktı.
“UMUDUN ALEVİ YAŞAMINIZDAN HİÇ EKSİK OLMASIN”
ve böylece hepimiz UMUDU, BARIŞI, SEVGİYİ ve İNANCI sürdürebilelim..
Umudumuz hiç bitmesin.

KAHVE Mİ? FİNCAN MI?

Ünlü, tanınmış ve çok başarılı mezunlar, eski üniversitelerindeki eğitimcilerini ziyaret için bir araya gelirler.
Sohbet, sonunda işin ve hayatın stresinden şikâyetleşmeye döner.
Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen eğitimcileri, mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve porselen, cam, kristal seramik olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik kahve bardakları ile gelir.
Herkes bir bardak seçince,
Eğitimci şöyle söyler:
Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı.
Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağını gösterir….
Emin olun ki, bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiçbir şey katmaz. Sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar!..
Hepinizin aslında istediği kahveydi, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız, içindekine bakan olmadı.
Yaşamda aynen bu kahvelere benzer, iş, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar.
Onlar hayatı tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yaşadığımız hayatın kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de…
Bazen sadece bardağa odaklanarak kahvenin tadını çıkartmayı unuturuz.
Kahvenizin tadına varabilmeliyiz !??
En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar.
İyi ve gösterişli şeyleri seçme düşüncesi çoğu zaman galip gelir. İçindeki daima ikinci sırada gelir. Oysa unutmamak lazım ki, ambalaj ne kadar görkemli olursa olsun, kullanacağımız şey ambalajın içindedir.
Dost seçerken insanların görünüşüne aldanmak da öyledir.
En kötü görünümlü insanın kafasında güzel düşünceler olabilir.
En şık görünümlü insanın düşünceleri de felaketiniz olabilir.
Siz daima her şeyin içindeki özüne bakın.
Size lezzet veren üzüm bağı değil, üzümüdür.
Yaşamdan keyif almanın tek yolu, elimizde güzel ambalajlı şeyler değil, içindekilerdir.
Kötü tadı olan bir kahve, paha biçilmez kristaller içinde de olsa içerken yüzümüz buruşur, içemeyiz.
Enfes bir kahve sıradan bir bardakta da olsa yüzümüzde tebessüm oluşturur.
Gelin, cevizin kuruyup buruşmuş dış kabuğuna değil, cevizi kırıp içine bakalım.
Bütün tat oradadır, dışındaki kabukta değil.
Neyi değil, nasıl sunduğun diyen bir başka görüşlerde var olabilir. Ancak Öncelik kahve tatlarının ayrımını yapabilmek ve o kahvenin gerçek tadını özümseyebilmek olmalı yaşamın anlamı!? .
ALINTI