UNUTMA

Çocukluğunda oynadığın oyunların bir daha oynanmayacağı gerçeğine inanmaya başladığında dünya denen kütle dönüyor ve büyüyorsundur dost. Fakat büyümenin korkulacak bir şey olmadığını kavraman zaman almasın. Her yaşın ayrı hikayelere kapı açtığını bil. Bu, benden sana küçük sır olsun. Geçmişi kabullen, öyle ya da böyle geçti, yapacak hiçbir şeyin yok. Bugününe sarıl. Gelecek, hep hayalini kurduğun o en güzel, en mutlu anları barındıran bir gemi olsun. O gemi için dalgalarla savaş ve hep kendi geminin kaptanı kendin ol. Hayat denen uzun yol seni hiçbir zaman korkutmasın. Düşeceksin, kalkacaksın. Bugün kaybedeceksin, yarın kazanacaksın. Ve her seferinde düştüğün yerden daha güçlü kalkacaksın. Her düşüşünde zedelenen dizlerinin acısını bir müddet unutmayacaksın, ama sonra geçecek. Seni gerçekten mutlu eden bir kalbin yanında tüm ağrıların dinecek, tüm dalların çiçek açacak. Acılarını hatırlamayacaksın dost. O en saf duyguya, aşka inanmaktan vazgeçme. Sarıldığında göğüs kafesindeki boşluğu dolduran kalp atışları huzurun oluyorsa, sarıl ona. Kenetlen. Sev, çok sev. Her yüze gülenin dost olmadığını, sahte gülücüklerin, gereksiz cümlelerin seni doyuramayacağını tecrübe etmene gerek yok. Samimiyetsiz ilişkilere nerede nokta koyacağını bil. Her şeye rağmen umut etmeye devam et. Gelecek güzel günler hep bir adım uzakken uzanıp yakala. Pes etme. Zaman, her ömre sunulmuş en büyük armağanken ondan korkma.
Güzel Şeyler Zaman Alır.

Ubuntu Felsefesi

Afrika’da çalışan bir antropolog bir kabilenin çocuklarına, birlikte oynayacakları bir oyun önerdi:
“Ben karşıdaki ağacın altına bir sepet meyve koyacağım, siz de şuradaki çizgide sıralanacaksınız ve yarışın başlaması için benim işaretimi bekleyeceksiniz. Ağacın altına ilk hanginiz ulaşırsa, sepetteki ödülü o kazanacak, tüm meyveleri o yiyecek.” dedi. Sonra da, çocukların başlama çizgisinde sıralandıklarını görünce “Başla” işaretini verdi. O an tüm çocuklar el ele tutuştular, koştular, ağacın altına birlikte vardılar ve sepetteki meyveleri birlikte yemeye başladılar. Antropolog, şaşırmıştı. Neden böyle yaptıklarını sordu: “Ubuntu yaptık.” dediler. Antropolog bunu ilk kez duyuyordu. Ne anlama geldiğini sordu.
“Birbirimizle yarışa girseydik, yarışı sadece birimiz kazanmış, beşimiz kaybetmiş olacaktık. Beş arkadaş üzülünce, yarışı kazanan bir kişi nasıl ödül meyveyi yiyebilirdi?” dediler ve Ubuntu’nun anlamın açıkladılar. Onların dilinde Ubuntu, Ben, biz olduğumuz için Ben’im demekti.
Ubuntu, insanların birbirlerine bağlılık ve ilişkilerine odaklanan etik ya da hümanist bir felsefedir. Özgürlükçü barış aktivisti Leymah Gbowee bu felsefeyi “Ben, ben olduğum için sen, sensin” sloganı ile tarif eder.
Sözcük Güney Afrika’daki Bantu dilleri’nden gelmektedir. Ubuntu klasik bir Afrika anlayışı olarak görülmektedir. Ubuntu Linux dağıtımı adını bu felsefeden alır. Ubuntu konusu, John Boorman’ın 2004 tarihli filmi “In My Country’nin ana konusudur.
Ubuntu, koloni öncesi Afrika’nın hatırlanabilecek imgelerinden birisidir. Ubuntu’nun ne doğrudan bir çevirisi vardır ne de kolaylıkla tanımlanabilir. Kökeni insaniyete yüksek bir değer atfeden geleneksel Afrika toplumlarına dayanmaktadır. Toplumsal bir bağlamda ifadesini bulan hümanizmdir. Güney Afrika’da çoğunluk diğer kişilerle ilişkilerinde kişiliğini ve onurunu hisseder. Bireyin kimliği, ötekinin ve toplu halde diğerlerinin kimliklerine saygı göstererek şekillenir. Bu prensip, insancıllığı, insanlığı ve sadece bağlılığı değil aynı zamanda birbiriyle bağlılığı da kapsar: Toplumun bir üyesi topluma aittir, onun bir parçasıdır ve ona katkıda bulunur. Bu sinerjik ve kapsayıcı bir toplum duygusunu ima eder
Bir başkasının insanlığının incitilmesinin, her bireyin toplumun bir parçası olması nedeniyle bireyin ve toplumun insaniyetine zarar vereceğini kabul eder. Prensip, birbirini gözetmeyi ve her bir bireyin diğeri için sorumlu olmasını önemser. Ubuntu sadece bir hayat felsefesi değil, aynı zamanda sosyal davranış için bir rehber oluşturmaktadır. Belli bir amaca ulaşmak için gerekli tuhaf bir hukuki felsefe değildir. Aksine, her bireye kendisine saygı duyulmasını isteme hakkını veren zorlayıcı bir standarttır. Öç alma ve yaptırıma kesinkes karşı durmaktadır. Belki Ubuntu’nun en iyi tarifi Güney Afrika’nın önceki Mahkeme Başkanı, Ismail Mahomed, tarafından yapılmıştı: “Ubuntu ihtiyacı, kadınlarımız ve erkeklerimize karşı duyulan sevgiden zevk alma ve onlar için içgüdüsel bir kapasitenin değerler sistemini; doğuştan olan insanlıklarını tanımanın sevincini ve sorumluluğunu ortak toplum içerisindeki etkileşimde bunun meydana getirdiği karşılıklılığı; onun doğurduğu yaratıcı duyguların zenginliği ve hem vericilerde hem de hizmet ettikleri ve hizmet edildikleri toplumda serbest bıraktığı ahlak enerjilerini ifade etmektedir.”
Herkese eşit davranmak Afrika ruhunun bir parçasıdır. Çünkü biz ubuntu yani “ben, ben olduğum için sen, sensin” diyoruz. Diğerleri diğerleri olduğu ve olacağı için biz biziz. Afrikalılar için, kurdukları ilişkiler çok önemlidir. Bu nedenle, Avrupalıların yenilikçi, soyut dünyalarını, Afrikalıların insana bakış açısını yansıtan düşünceleri ile birleştirmeye yönelik bir tutum sergilemenin önemini öğrendik. Şunu öğrendik ki, insanın dış kabuğu olan derisini ortadan kaldırdığınızda hepimiz aynı kanı taşıyan insanlarız. Derimizin altında olan şey tamamen aynı. İnsanlığımızın da aynı olduğunu anlamak uzun zamanımızı aldı.
Güney Afrika’daki Zulu Halkı için toplum “umuntu ngumuntu ngabantu” deyişinin etrafında, yani “kişi ancak diğer insanlar sayesinde kişi olur,” ifadesiyle inşa edilir. Başka deyişle, kişi bireyselliğini geliştirmek için başkalarına ihtiyaç duyar. İsi-Zulu dilinde “insanlık” anlamına gelen “ubuntu” terimi, “Beni ben yapan etrafımdakilerdir,” Afrika felsefesini ifade eder.
Doğu Afrika’da benzer bir deyim, Swahili dilindeki “mtuniwatu” sözcüğüyle ifade edilir; bu söz, “kişi, başkaları sayesinde vardır,” anlamına gelmektedir. Topluluğu yücelten bir bakış açısıdır bu ve bütün dünyada örneklerine rastlanır: Örneğin Brezilya’da “mutirão”, Zimbabwe’de “batsiranai”, Filipinlerde “bayanihan”, Endonezya’da “gotong royong”, Kenya’da “harambee”, Sri Lanka’da “shramadama”, Botswana’da “tirelosetshaba”, Arap Emirlikleri’nde “taka’ful”, Ekvator ve Peru’da “minga”, Amerika Birleşik Devletleri’nde “komşuluk ve birlikte ahır inşa etmek”, Sudan’da “naffir”, bir ev inşa etmek ya da hasat yapmak gibi işler için oluşturulan ve sonra da dağıtılan topluluk gruplarına ya da ortak komşuluk pratiğine gönderme yapar. “Naffir”, bütün olarak topluluğa yarar sağlar ve kimi zaman etnik hudutları da aşar.
Kelime (ubuntu), öncelikle “ubu” önek şeklinde ifade edilir ve “Be-ing” her şeyi içeren, “enfolded” de evren anlamına gelir. Kök “-ntu” ise farklı “biçim ve olma” nın modlarında somut oluşumları ile evrenin açılımını ve yaşam sürecini karşılar. Bu süreç, bilerek konuşma ve insanın doğuşu karşılığıdır. Böylece bu varlığın ne olduğu deneyim ve bilginin ortak çabalarıyla ifade edilir. Bu, “ubuntu’nun sübjektif (öznel) özelliklerinde görülebilir ve geniş ufuk sahibi olma anlamları taşır.
Güney Afrika’nın tamamına yayılmış olan Ubuntu felsefesinin unsurları, tüm dünyada pek çok gelenekte bulunur. Ubuntu, karşılıklı destek ruhu içinde birbirinin refahı ve iyiliği için ötekini düşünüp gözetmeye değer verir. İnsanın kıymetinin, komünal ilişkinin, insani değerlerin, doğal çevreye ve onun kaynaklarına saygının kabul edilmesine dayanır. Bir Güney Afrika ülkesine ait resmi bir evrakta belirtildiği üzere:
“Her bireyin insanlığı ideal olarak, onun diğerleriyle ilişkisinde ifade bulur. Ubuntu, insan ancak başka insanlar aracılığıyla insan olur, demektir. Aynı zamanda her yurttaşın bireysel ve toplumsal refahın arttırılması için hem hakları, hem de sorumlulukları olduğunu kabul eder.”
Ubuntu kavramı, diğerleriyle ilişki içindeki bireyi tanımlar. Nelson Mandela’nın sözleriyle ifade edecek olursak: “Bir ülkeden geçen bir seyyah bir köyde durur, yiyecek ya da içecek istemesine gerek yoktur. O köyde durduğunda köylüler ona yiyecek verir, onu ağırlar. Bu Ubuntu’nun bir veçhesidir ama başka pek çok veçhesi de vardır. Ubuntu insanların kendilerinin bizzat zenginleşmemesi gerektiği anlamına gelmez. Burada asıl mesele şudur: Etrafındaki topluluğun daha iyi konuma gelmesi için de aynı şeyi yapıyor musun?”
Desmont Tutu, Ubuntu’yu şu şekilde açıklar; “Ubuntu’ya inanan bir insan diğerlerine açıktır, diğerlerine olumludur, diğerleri iyi ve yetenekli olduğunda tehdit altında hissetmez, onun daha büyük bir bütünün parçası olduğunu bilmekten gelen bir özgüveni vardır ve diğerleri aşağılandığında, küçük düştüğünde, zulme uğradığında ya da ezildiğinde kendini de aşağılanmış hisseder.”
Desmond Tutu, Afrika’ya ait “ubuntu” (insanlık etmek) kavramında kök salan onarıcı adâlet ilkelerinden söz etmektedir: “Biz beraberlik için, birbirine bağımlı hassas bir iletişim ağında yaşamak üzere yaratılmışız. Bütünüyle kendine yeten bir insan, insan değildir. Çünkü hiç birimiz dünyaya mükemmel bir şekilde gelmeyiz. Ubuntu için en iyi şey, toplumsal uyumdur.”
Alıntı

Yarattığımız dünya bizim düşünce biçimimizin ürünüdür

Şu sözler Mahatma Gandi’ye ait;

‘’Söylediklerinize dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür,
Düşüncelerinize dikkat edin, duygularınıza dönüşür,
Duygularınıza dikkat edin, davranışlarınıza dönüşür,
Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklarınıza dönüşür,
Alışkanlıklarınıza dikkat edin, değerlerinize dönüşür,
Değerlerinize dikkat edin, karakterinize dönüşür,
Karakterinize dikkat edin, kaderinize dönüşür.’’

Gandi’ye göre; ‘’düşüncelerimiz kaderimizdir.’’

Zaten çoook önceden Mevlânâ da aynı şeyi söylememiş miydi?

‘’Kardeşim sen düşünceden ibaretsin.
Geri kalan et ve kemiksin.
Gül düşünürsün, gülistan olursun.
Diken düşünürsün, dikenlik olursun.’’

Bilenler bunu böyle söylüyor; düşüncelerimiz kaderimizdir!
Yaşadığımız her şeyin temel kaynağı düşüncelerimizdir!

Avusturyalı düşünür Ludwig Wittgenstein ‘’Tractatus’’ isimli eserinde ‘’düşünce’’yi ‘’tasarım’’ olarak kabul edip şöyle yazıyor;

‘’Olguların mantıksal tasarımı, düşüncedir.’’ “Bir olgu bağlamının düşünebilir olması şu demektir: Biz onun bir tasarımını kurabiliriz.’’
‘’Doğru düşüncenin toplamı, dünyanın bir tasarımıdır.’’
‘’Düşünce, düşündüğü olgu durumunun olanağını içerir. Düşünülebilir olan, olanaklıdır da.’’

Burada Wittgenstein’ın en önemli tezi şu cümlede yatıyor;

‘’Düşünülebilir olan, olanaklıdır da.’’

Alfred Adler ‘’İnsanı Tanıma Sanatı’’ isimli kitabına Heredot’un ‘’Düşünce’’yi ‘’ruh’’ ile özdeşleştiren şu sözü ile başlar; “insanın ruhu onun yazgısıdır.”

Bu görüşe göre; ruhsal yaşamda geçen bütün olaylar, birey tarafından saptanan bir amaca hazırlık niteliği taşır.

En küçük atomdan en büyük yıldıza kadar evrende her şeyin devinim içinde olduğunu söyleyen, Hippocrates’in çağdaşı olan Abdera’lı Democritus şöyle söylerdi:

‘’İnsanın mutluluğu ya da mutsuzluğu kazandığı altın ya da eşyayla bağıntılı değildir. Mutluluk ya da üzüntü kişinin ruhundadır. Bilge bir kişi her yerde kendini evindeymiş gibi hisseder. Evrenin tümü onurlu bir ruhun evidir.’’ Democritus’a göre; ‘’mutluluk ya da üzüntü kişinin ruhundadır.’’

Evrende her şey iki kere yaşanır; olaylar önce zihinde tasarlanır, sonra da gerçekleşir, tıpkı bir mimarın bir binayı tasarlayıp planını çizmesi ve mühendisin de onu inşa etmesi gibi… Zihinde tasarlanmayan hiçbir şey evrende gerçekleşmez.

Düşler kurarız kelimelerle, düşüncelerle ve zamana bırakırız bu düşleri, onlar da tıpkı toprağa düşen tohumlar gibi, zamanla filizlenip gelişirler ve yaşadığımız gerçek olarak karşımız çıkarlar.

Yaşadığımız dışsal gerçeklik aslında kendi içsel psikolojimizin somutlaşmış halidir. Her şey düşüncemizde başlar ve onunla somutlaşır. Bir Çin atasözü düşüncelerimizin evrene saldığımız bir frekans olduğunu söyler; düşüncelerimizin evrene bir etkisi ve evrenin de buna bir tepkisi olurmuş.

Kendimiz dünyadan ve evrenden ayrı değil, dünya ve evren ile bir bağlantı halinde ve o muazzam evrenin, organik bir bütün olan evrenin bir parçasıyız. Öyle organik bir bütün olan evrenin parçasıyız ki, bir Çin atasözünde söylendiği gibi ‘’bir ot yolarsanız tüm bir evreni sarsarsınız.’’

Fransız filozof Michel Foucault da 1996 yılında yayınladığı ‘Kelimeler ve Şeyler’ (Les Mots es les choses) isimli kitabında da ‘’bakanın bakılan olduğu’ tespiti yapar. Günümüz Kuantum düşüncesi de farklı bir şey söylemez zaten; ‘’gözlemci ile gözlemlenen ayrılmazdır, birdir, bütündür.’’

İslam tarihindeki üç büyük düşünürden birisi olan Muhyiddin İbn-i Arabî’nin ortaya koyduğu Vahdet-i Vücud (Varlık birliği) tasavvuf düşüncesinde, yaratanla yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve “bir” olduğunu savunur.

Evrende bir etki ve tepki akışkanlığı içerisinde yaşamaktayız. Ne ekersek onu biçeriz. Buğday eken buğday biçer, arpa eken arpa, domates eken domates. Hiç görülmemiştir; patates ekip de ayçiçeği biçen veya biber ekip de havuç ürünü alan!

Bir Japon atasözü de şöyle söylerdi; ‘’güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır.’’ Bir Yunan atasözü şöyle der; ‘’Kelimenin gücü Tanrı’nın gücüne eşittir.’’ Ve şöyle devam eder Yunan atasözü; ‘’insanoğlu bilseydi kelimenin gücünü, kötü bir kelimeyi değil kullanmak, aklından bile geçirmezdi.’’

Benzer şekilde hep olumsuz kelimeler kullananın ve düşünenlerin, hep karamsar bir ruh halinde içinde olanların iyi olaylarla karşılaştıkları ve mutlu oldukları hiç görülmemişlerdir.

Mutlu olmak bir ruh hâlidir, bu ruh hâli de kendimize bağlıdır. Nerede ve kiminle olduğumuz önemli değildir. ‘’Nasıl’’ olduğumuz ve ‘’kendimizi nasıl hissettiğimizdir’’ önemli olan. Hem olumsuz duygulara sahip olup, hem de kendimizi iyi hissetmemiz imkânsızdır. Olumsuz düşünce ve mesajların bizlere hiçbir faydası yoktur. Depresyon, öfke, alınganlık, suçluluk duygusu; bunlar olumsuz duygulardır ve kendimizi güçlü hissetmemize izin vermezler. Eğer ortada bir problem varsa buna dışarıdan birisi veya başka bir şey yol açmazlar; kendi düşüncelerimiz kendi problemlerimizi yaratır.

Tasalarımız kendi kendini doğrulayan kehanete dönüşüp öngördükleri felaketlere bizleri sürüklerler. Bilimde “Ters Çaba Kuralı” diye bilinen bir kural vardır. Şu şekilde formüle edilir: ‘’Başınıza gelmesinden korktuğunuz şeyleri fazla düşünürseniz, gerçekleşme ihtimalini artırırsınız.’’

Kendini doğrulayan kehanet düşüncesi, İngilizcesi “Pygmalion Effect” olan eski bir mitolojik öyküden almaktadır. Kıbrıs prensi, heykeltıraş Pygmalion, tüm kadınların kusurlu olduğunu düşünüp ideal bir kadının heykelini yapmaya çalışır. Galatea adını verdiği bu eser, o kadar güzel olmuştur ki, Pygmalion kendi eserine umutsuzca âşık olur ve onun gerçek olduğunu düşünmeye başlar. Daha sonra heykel canlanır. Sonra şu inanış ortaya çıkar; ‘’inanılan her kehanet kendini doğrular.’’

Kötü senaryolar yazmak enerji tüketen ve cesaret kıran saplantılı endişelerin uzak akrabalarıdır. Aklını hayatının karışık yönlerine takan, geçmişindeki şanssızlık ve düş kırıklıklarını tekrar tekrar düşünen bir insan aynı şanssızlık ve düş kırıklıklarını gelecekte de yaşamak için dua etmiş olur.

Yaşadıklarımızın çoğunu geçmişimiz, izlenimlerimiz, biriktirdiklerimiz ve önyargılarımız şekillendirir. Çünkü gerçek; bellek ve algıdan ibarettir. Bunun dışında başka bir gerçek yoktur.

Özetle;

Yarattığımız dünya bizim düşünce biçimimizin ürünüdür.
Yaşadığınız dünyayı iyi tanımlayın!
Çünkü insanlar gördükleri dünyayı tanımlamazlar, tanımladıkları dünyayı görürler.
Çünkü hayat bir ayna gibidir, nasıl bakarsanız öyle görürsünüz.
Çünkü hayat bir vadi gibidir, nasıl ses verirseniz öyle yankı alırsınız.
Çünkü kader bir tasarımdır, nasıl tasarlarsanız öyle yaşarsınız.
Çünkü siz kendi kaderinizin yaratıcısı ve tasarımcısısınız.
Çünkü siz ne düşünürseniz O’sunuz.

(Güzel şeyler düşünün ki, güzel şeyler yaşayasınız!!!)

Osman AYDOĞAN

BİR YAHUDİ HİKAYESİ…

BİR YAHUDİ HİKAYESİ…
Gençliğimde Şişhane’de, “Sarı Madam” adında bir kahve vardı. İnsanlar oraya gelir, oyun oynardı. Aileler de gelir çay içer, simit yer, sohbet ederdi. Çok güzel bir Haliç manzarası vardı. Şişhane’den Hasköy’e dönen köşedeydi. Eskiden kahvenin anlamı, sadece oyun oynanan yer olmaktan çok uzaktı, tam anlamıyla sosyal bir ortamdı. Kaçamak sigara içmek için de çoğu zaman oraya giderdik. Bir gün oranın müdavimlerinden Şapat diye bir bey geldi. Biz de yandaki masada arkadaşlarla oturmuş, çay içiyorduk. Adamın orta halli bir görüntüsü vardı ama sıkıntılı olduğu her halinden belliydi. Arkadaşları da bu durumu fark etmiş olacak ki, içlerinden biri, “Hayrola Şapat, bir derdin mi var?” dedi.
“Sormayın…”
İlk bulduğu boş sandalyeye çökercesine oturdu.
“Anlat be Şapat.”
Adam anlatmaya başladı. Yanımızdaki masada oturduğu için anlattıklarını bir bir duyuyorduk.
“Benim dört tane dairem vardı. Bankada param vardı. Karımdan kalan ufak tefek birkaç mücevher de vardı. İki kızımı ve damatlarımı çağırdım ve ‘Bunları size taksim edeyim, sonra birinizin evinde kalırım, yalnız yaşamak istemiyorum,’ dedim. Yaptım da. Her şeyimi onlara verdim. İki kızımda birer yıl kalacaktım, böyle konuşmuştuk. Baştan her şey yolunda gitti. Sonra bu anlaşma aylara, haftalara, şimdi de günlere indi. İkisi de kendi düzenleri bozulduğu için beni evinde istemiyor. Anlayacağınız, beni kapının önüne koyacaklar.”
İshak Efendi diye bir adam, “Bu mudur senin bütün derdin?” dedi ; “Sen merak etme, yarın sabah burada buluşalım, senin derdini çözeceğim.”
Biz olanları sonradan kahvenin sahibine sorarak öğrendik. Zavallı amcanın sonunu çok merak etmiştik. Bu iki amca, ertesi gün buluşmuş, İshak Efendi cebinden bir anahtar çıkarmış ve Şapat’a vermiş. Bu bir banka kasası anahtarıymış ve üstünde “OB” harfleriyle bir de numara varmış. “OB”, Osmanlı Bankası’nın kısaltmasıydı. Bankanın itibarı da çok büyüktü.
“Bak, bu anahtarı hangi kızının evinde daha çok kalmak istiyorsan o evde kaybetmiş gibi yapacaksın. Dikkat et de nereye attığını unutma. Sonra ‘anahtarım kayboldu’ diye ortalığı ayağa kaldıracak, sonra da bulacaksın. Kızın sana ‘Bu ne anahtarı?’ diye sorduğunda, ‘Ne anahtarı olacak, kasa anahtarı. Sen bütün varlığımı size verdiğimi mi zannediyorsun? Paralarım, tahvillerim, banka kasasında duruyor. Kimin evinde ölürsem, anahtar ve kalan servetim onun olacak. Kafamdaki plan bu’ diyeceksin.”
Şapat Bey, İshak Efendi’nin bütün dediklerini yapmış ve sonradan takip ettiğimize göre de küçük kızının evinde krallar gibi yaşayıp ölmüş. Öldükten sonra kızı ve damadı anahtarı alıp bankaya gitmiş. Banka da onlara, “Ne böyle bir kasa numaramız var, ne de böyle bir anahtarımız,” demiş.
Şapat Bey bir de yazı bırakmış ardından: “Sizi ancak böyle adam edebilirdim!”
SONSÖZ: İbranice bir söz : “Yeş mamod, yeş kavod” ;
Yani : “PARAN VARSA, İTİBARIN DA VARDIR.”
Alıntı

HAVA GÜZELDİR

85 yaşındayım, ”Bugün hava çok kötü” dediğim pek olmadı.
Hava hep güzeldir. Güneşli olsa da güzeldir, yağmur yağsa da güzeldir, kar beyaz bir örtü halinde etrafı kaplasa da güzeldir. Soğuk da güzeldir, sıcak da…
Hatta sisli, puslu havalar da…
Yeter ki senin iç dünyan aydınlık olsun, berrak olsun.
Yeter ki , gözlerin gerçeği görsün, aklın özgürce düşünebilsin…
Sen yaşadığının farkına var…
Derin bir nefes alıp gözlerini kapat…
Düşün!..
Yaşamı sana hediye eden Yüce Allah’a en son ne zaman, içtenlikle ve inanarak teşekkür ettin?
Üstelik sağlığın da yerinde ise binlerce şükür Allah’ıma diyebiliyor musun!..
Cebinde çok para olup olmadığını sormadım!
Çünkü bu pek o kadar da önemli değil!
Hayatın zenginliği uçsuz bucaksız…
Tükenmez…
Hepsi de senin, benim için yaratılmış…
Yeter ki onları görelim…
Bildiğin gibi, bakıp da görmemek mümkün!
Sen görmeye, duymaya, hissetmeye hazır mısın?
Çok sık tekrar edilen bir hata var: İnsanlar sahip olduklarına şükredeceklerine gözlerini hep ulaşamadıklarına dikiyor. Halbuki seni mutlu eden şey senin yanındadır ama sen ondan uzaksın…

İshak Alaton

UMURSAMAK VEYA UMURSAMAMAK

Etrafına şöyle bir bak, mutlu musun, mutsuz musun bunu kim önemsiyor? Kim merak ediyor? En son kim anladı seni? En üzgün olduğun, en çok canının yandığı anda kim gerçekten yanında olduğunu hissettirdi sana? İyi düşün, yanında olduğunu zannettiğin insanların sadece sözde yanında olduğunu fark edeceksin. Birileri mutlu olsun diye didinip duruyorsun. Üstüne önceliği olmadığını bildiğin halde bazı insanları önceliğin yapıyorsun. Yetmiyormuş gibi bir de onları kaybetmekten korkuyorsun. Bana sorarsan çok yanlış yapıyorsun. Seni gözden çıkarmış insanlar için her şeyi göze almaktan yorulmadın mı? Sadece kendisini düşünen insanlar uğruna kendini değersizleştirmekten sıkılmadın mı? Sen insanları kaybetmekten korkuyorsun ama kimse seni kaybetmekten korkmuyor. Bu gerçeği ne yazık ki göremiyorsun. Kendine yanlışı da tam olarak burada yapıyorsun. Ama artık gözlerini açıyorsun. Önceliği olmadığın insanlara o değerli vaktini harcamıyorsun. Seni gözden çıkarmış insanlar için her şeyi göze almıyorsun. Seni kaybetmekten bir an olsun korkmayan kimseyi kaybetmekten korkmuyorsun. Hatta ve hatta kaybetmekten korktuğun ne varsa şu dakikadan itibaren özgür bırakıyorsun. Uğruna üzüldüğün insanlar, senin üzgün olmanı umursamıyor. Artık sende umursamıyorsun. Kaybetmemek için uğraşmak yerine, Kaybetmekten korktuğun her şeyi özgür bırakıyorsun.
Alıntı

”TÜRKİYE’DEKİ ŞEHİRLERİN İSİMLERİ NEREDEN GELİYOR?”

”TÜRKİYE’DEKİ ŞEHİRLERİN İSİMLERİ NEREDEN GELİYOR?”

1. Adana

Bir efsaneye göre Uranüs’ün oğulları Adanus ile Sarus Tarsuslular ile savaşarak şu anki Adana’nın içinde olduğu bölgeyi almışlardır. Uranüs da oğullarını ödüllendirmek için Adanus’un ismini bölgeye, Sarus’un ismini de şu an Seyhan olarak bilinen nehre vermiştir.

2. Adıyaman

İki vadi arasında bulunan şehre önceki zamanlarda güzel vadi anlamına gelen Vadi-i Leman deniyordu. Zaman içerisinde söylemde oluşan değişiklikle Vadi-i Leman Adıyaman’a dönüşmüştür. 1.Selim zamanından beri şehre Adıyaman denmektedir.

3. Afyonkarahisar

Hisar kelimesi kuşatma anlamına gelmektedir, karahisar ise acılarla, zorluklarla elde edilen yer anlamında kullanılır. Bu bölge de zorluklarla elde edildiği için ilk zamanlarda karahisar olarak anılmaktaymış. Zaten bölgede de inşa edilmiş kaleler vardır. Osmanlı döneminde de bu bölge karahisar olarak biliniyormuş. 1061 yılında bölgede afyon yetiştirilmesi ile karahisar kelimesinin önüne afyon eklenmiş, daha sonrasında yeniden çıkarılmıştır. 2005 yılına kadar da Afyon olarak bilinen şehrin ismine karahisar yeniden getirilmiştir.

4. Ağrı

Eskiden ”Karakilise” ve ”Karaköse” ismi ile bilinen şehir daha sonrasında Ağrı ismini almıştır. Eskiden pek çok kiliseye ev sahipliği yapan şehirde siyah taşlardan örülmüş bir kilise bulunuyordu. Karakilise ismi ile pek çok yer olduğu için Karaköse daha sonrasında Ağrı ismi kullanıldı. Ağrı ismi de Ağrı Dağı’ndan gelmektedir. Ağrı Dağı’nın ismi de bölgedeki Ararat Dağı’nın zaman içerisinde Aran ve daha sonra Ağrı halini alması ile oluşmuştur.

5. Amasya

M.Ö. birinci asırda yaşayan tarihçi Strabon’a göre bölgeyi kuran Amazonların kraliçesi Amasis, şehre Amasis anlamına gelen ”Amaseia” ismini vermiştir. Yıllarca bu isimle anılan şehir zaman içerisinde Amasya’ya evrilmiştir.

6. Ankara

Ankara ile ilgili pek çok rivayet bulunur fakat bunlardan en çok bilineni Eşek Kulaklı Midas ile ilgili olandır. Rivayete göre Frig Kralı Midas bu bölgede bir deniz çapası bulur. Frigce dilinde deniz çapası ”Anker”dir. Deniz çapasını bulduğu yerde şehir kuran Midas bölgeye Anker ismini vermiştir. Zaman içerisinde Anker Ankara haline dönmüştür.

7. Antalya

MÖ 2.yüzyılda Bergama Kralı II.Attalos tarafından kurulan şehir ismini kurucusundan almıştır. O dönemde Attaleia olarak isimlendirilen şehir zaman içerisinde Adali, Antalia ve sonunda Antalya ismini almıştır.

8. Artvin

18.yüzyılın ilk kaynaklarında Artvani olarak geçen Artvin zaman içerisinde Artvin’e evrilmiştir. Ama kayıtlara bakıldığında Artvin’in isminin pek çok kez değiştiği de görülmektedir. Şehri ilk kuran Türk İskit Beyi bölgeye Artvin demiştir, Osmanlı döneminde ise şehrin ismi Liva olmuş, 1956 yılında yeniden Artvin olmuştur.

9. Aydın

Argoslular tarafından kurulan şehir Aydın ismini bir Türk beyliği olan Aydınoğulları’ndan almıştır. 14.yüzyılda şehir Aydınoğulları beyliğine geçince şehrin ismini Aydın yapmışlardır.

10. Balıkesir

Bizans imparatoru Hadrianus bölgeye av partileri için gelmektedir, bu yüzden de bölgeye bir kale yaptırmıştır. Balık ismi şehir anlamına gelmektedir, bu yüzden de bölgeye Hisar Şehri anlamına gelen Balıkesir denmiştir. Bir diğer rivayet ise balın çok olduğu bu bölgeye bol balın olduğu yer anlamına gelen ”balı kesir” denmeye başlanmıştır.

11. Bilecik

Belekoma, Bitinya, Bileydik ve sonunda Bilecik ismini alan şehrin isminin anlamına dair efsane de çok ilginçtir. Doğu’dan bu bölgeye yerleşmek için gelen bir grup kenti kurmak için toprağı kazmaya başlar. Mola verip kazı yerine geri döndüklerinde kazı yaptıkları aletlerin ve eşyaların başka yere taşındığını görürler. Bu olay 2-3 kez daha tekrarlanır en sonunda halk ”Bileydik kenti buraya kurardık.” derler. Bileydik ismi zaman içinde Bilecik ismini evrilir.

12. Bingöl

”Temiz su” anlamına gelen Bingöl ismini Bingöl Dağı’ndan alır. Dağın isminin geldiği hikaye ise oldukça ilginçtir. Bölgede savaşan ordulardan biri çevrede su arar ve ona dağı tarif ederler. Dağın tepesine çıkan asker küçük bir su birikintisinden ziyade daha fazla gölün olduğunu görür ve ”burada bir göl yok, bin göl var!” diye bağırır. Böylece dağın ismi Bingöl olur. Tabii ki bu kanıtlanmış bir hikaye değil, halk arasında dolaşan bir rivayettir.

13. Bitlis

Asurlular tarafından Bit-Liz, Persler ve Yunanlılar tarafından Bad-Lis, Bizanslılar tarafından da Bal-Lais-on veya Baleş, Araplar tarafından Bad-Lis olarak kullanılmıştır. İlk kullanıldığı döneme bakınca Asur dilince Bit kale anlamındadır, Bit-Liz ismi de Liz’in kalesi anlamını taşımaktadır. Zaman içerisinde Bit-Liz kelimesi evrilmiştir, yani özünde hala Liz’in kalesi anlamına gelir.

14. Bolu

Kayıtlarda geçen ilk ismi Bithynion olan Bolu için zaman içinde Romalılar tarafından Claudiopolis ismi kullanılmıştır. Sonrasında bölgeye gelen Türkler söylemesi daha kolay olsun diye sadece polis demişlerdir. Zaman içerisinde halk dilinde polis Bolu ismine dönmüştür. Nasıl polisten Bolu’ya geldiğini biz de çözemedik.

15. Burdur

Eski Yunan mitolojisine göre tanrıların gazabından kaçan Ulis şu anki Burdur’un olduğu bölgeye doğru gelir. Bölgeye yaklaştıkça Rumca bir ses duyar. Birileri ona Rumca ”Ezostas” yani ”Burada dur!” demektedir. Bölgeye yerleşip köy kuran Ulis’ten sonra bölgenin ismi Ezostas olarak anılmaya başlamıştır. Yıllar sonra bölgeye gelen Selçuklular Ezostas’ın ne anlama geldiğini sorarlar ve anlamını öğrenince Burada Dur olarak söylemeye başlarlar. Zaman içerisinde Burdur’a evrilir.

16. Bursa

Bursa’nın ismi hisar anlamındaki ‘Pura’ ve kent anlamındaki ‘İssa’ sözcüklerinden gelmektedir. Bursa’ya ismini verdiği söylenen Bitinya kralı Prousia’ın ismi ise Proasalı anlamına gelir. Bursa’ya kralın adının verildiği düşünülse de aslında krala Bursa’nın adı yani Prousias ismi verilmiştir.

17. Çanakkale

Eski çağlardan beri çeşitli isimlerle anılan Çanakkale Truva Savaşı döneminde Truva kralı Dardanos’tan kaynaklı Dardanelles adı ile anılmıştır. Daha sonralarında Fatih Sultan Mehmet’in Boğaz’ın doğu kıyısına yaptırdığı kaleden dolayı Türkler buraya Kale-i Sultaniye demeye başlamıştır. Kalenin yanı başında yaşayan halkın çanak çömlek ile ilgilenmesi ve bölgenin bu şekilde ünlenmesi ile bölge ve kale Çanak Kalesi ismini almıştır. Zaman içerisinde Çanakkale şekline evrilmiştir.

18. Çankırı

Antik ismi Gangra olan Çankırı Roma dönemine kadar Gangra olarak anılmıştır. Bölgeye gelen halk Gangra ismini telaffuz edemediği ve anlamlandıramadığı için çan ve kırık isimlerini kullanmaya başlamış, zaman içerisinde de Çankırı’ya evrilmiştir.

19. Çorum

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’ne göre bölgenin havası astım hastalarına iyi geldiği için Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan hasta olan oğlu Yakup Mirza’yı ve yüzlerce hastayı bu bölgeye göndermiştir. O dönemde hasta olanlara, zayıf düşenlere halk dilinde çorlu denmekteymiş. Bu bölgeye gelen çorlular zamanla iyileşmiş ve evlerine geri dönmüştür. Bundan kaynaklı da buraya Çorum denilmeye başlanmıştır.

20. Denizli

Uydu görüntülerine bakıldığında Laodikya ovasının orada bir göl olduğu görülmektedir. Eski dönemlerde de Menderes nehri sal taşımacılığı için kullanılmıştır. O dönemde yaşayan Türkler için de göl aslında birer denizdir. Bu yüzden bölgeye Denizli denilmektedir.

21. Diyarbakır

Bakır ülkesi anlamına gelmektedir. Bu ismin kaynağı Diyar-ı Bekir’dir. Bekir’in memleketi anlamına gelir. Bunun nedeni de Bekir b. Va’il adlı Arap göçebe boyunun buraya yerleşmiş olmasından kaynaklanır. Diyarbakır’ın eskiden kullanılan adı ”Gelen” anlamına gelen  Amid’dir. Dede Korkut kitabında Amid’e Hamid de denilmiştir.

22. Edirne

Edirne şu anki adını almadan önce Kral Hadrian’ın şehri anlamına gelen Hadrianapolis ismi ile anılmıştır. Daha sonrasında şehrin ismi Odrisya, Orestias ve Uscuduma olarak değişmiştir. Bizans döneminde Doğu-İslam dünyası Edrenos, Edrene ve Edreneboli isimleri kullanışmıştır. Sonrasında bölgeye gelen Türkler ile Edrene ismi Edirne olarak şekillenmiştir.

23. Elazığ

1862 yılında o dönemde padişah olan sultan Abdulaziz’in uğruna Mamuretülaziz ismi verilmiştir. Sonradan isim uzun bulunmuş ve Elaziz diye değişmiştir. 1937 yılında ise Elazığ olarak değiştirilmiştir.

24. Erzincan

Erzincan’ın ismi söylentiye göre Azirizden gelmektedir. Asur kaynaklarında bölge Zuhma (Suhma) ismi ile geçmektedir. Daha sonrasında bölgeye Eriza ismi kullanılmıştır. Sonrasında da Erzingan denilmiştir. Zaman içerisinde Erzincan ismine dönmüştür.

25. Erzurum

Selçuklular döneminde Erzen-Rum olarak bilinen şehir o dönemde tahıl ambarı olarak kullanılmaktaydı. Zaman içerisinde Erzurum’a evrilmiştir. Bir diğer rivayete göre Rum toprağı anlamına gelen Ardı Rum isminden evrilmiştir.

26. Eskişehir

Şehrin antik adı Doylaion’dur. 1080 yılında bölge Türk egemenliğine girmiş daha sonrasında ise Bizans İmparatorluğu tarafından geri alınmıştır. Sonrasında bölge Türk hükümdarı Kılıçarslan tarafından Bizanslılar’dan geri alınınca şehre “bizim eski şehrimiz” anlamına gelen Eskişehir adını vermiştir.

27. Gaziantep

Şehrin bilinen en eski adı Antiochia ad Taurum’dur. Toroslar’ın karşısındaki Antakya anlamına gelen bu isim Romalılar tarafından kullanılmıştır. Daha sonrasında bölgeye gelen Araplar şehrin ismini Ayıntap olarak değiştirmiştir. Ayıntap isminin kökeni Hitit dilince han toprağı anlamına gelen hantap isminden türetilmiştir. Bunun yanı sıra Farsça’da Ayıntap kelimesi pınarı bol anlamına gelmektedir. Zaman içerisinde Ayıntap Antep olarak değişmiştir.

28. Giresun

Kirazı ile meşhur olan bu şehrin ismi Romalı General Lukullus’un M.Ö. 70 yılında Giresun’a gelmesine dayandırılmaktadır. Şehre gelen Lukullus burada kiraz tadar ve çok sever, dönerken kiraz fidanı götürür.  Romalılar Lukullus sayesinde kirazı tanır, beğenir. Böylece kirazın getirildiği yöreye kirazın o dönemki adı Cerasustan dolayı Keresus adı verilir. Zaman içerisinde Giresun’a evrilir.

29. Gümüşhane

Şehrin antik çağdaki adı Argiropolis’tir, o dönemde kullanılan Argis gümüş anlamına gelmektedir. Bölgedeki madenlerden dolayı gümüş ön plana çıkmaktadır. Osmanlı döneminde Canca olarak anılan bölge daha sonra gümüş ismi ile öne çıkmaya başlamış ve daha sonra gümüşün çıkarıldığı yer olan Gümüşhane isminde kullanılmaya başlanmıştır.

30. Hakkari

Hakkari kelimesinin kökeni kaynaklara göre Kürtçe’dir. Kürtçe’de Karin kelimesi -ebilmek anlamına gelmektedir. İnsanın gücünün yetebilmesi anlamına gelmektedir. Hak kelimesi daha sonradan eklenmiştir. Özünde kelime ”hep güçlü” anlamına gelmektedir.

31. Hatay

Bu şehre ismini Atatürk vermiştir.  Hıtay ismini taşıyan yarı göçebe toplum 10.yüzyılda Çin’e gitmiş ve Çin’in kuzey kısmını işgal etmiştir. Çin’deki bu bölgeye Hıtay denilmiştir. Atatürk de Hıtaylıların Antakya bölgesine geldiğine inanıyordu ve bu nedenle bu şehre Hatay ismini vermiştir.

32. Isparta

Bölgenin önceki adı Baris’ti. İranlılarla yapılan savaştan sonra ülkelerine dönmeyen Mora Yarımadası Ispartalıları Baris isimli bu bölgeye yerleştiler. Daha sonrasında ise Yunanca’daki ”is” belirteci başa getirilmiş ve is ile baris kelimeleri birleştirilmiştir. O dönemde dağlık anlamına gelen İsparita olarak anılmış daha sonrasında İsparta olarak söylenmeye başlamış ve en son Isparta olmuştur.

33. Mersin

Bölgenin yakınında Mersinli adında Türkmen bir aşiret yaşıyormuş. Bu aşiret Anadolu’da yedi farklı köye ve bölgeye kendi ismini vermiştir. Mersin şehrinin adı da Mersin adındaki Türk Oymağından gelmektedir.

34. İstanbul

MÖ. 658 yılında Megara kralı Byzas tarafından kurulduğundan bu şehre kurucusundan dolayı Bizantion adı verilmiştir. Roma imparatoru Marcus Avrelius döneminde imparatorun manevi babasının adıyla “Antion” olarak anıldı. Bizans İmparatoru Konstantin bu şehri yeniden kurunca buraya kendi adını verdi. Şehre “Konstantin veya Konstanpolis” adı verildi. Araplar “Kostantiniye, Romalılar Konstantinopolis” demişlerdir. Daha sonra bu ismin kısaltılmış şekli olan “Stin-polis” deyimi kullanıldı. İşte İstanbul bu “Stin-Polis” şehrinden türetildi. Türkler burayı alınca Müslüman şehir anlamında “İslambol” adını verdiler fakat daha sonra İstanbul olarak değiştirildi.

35. İzmir

Şehrin asıl adı “Smyrna”dır. İzmir kelimesi smyrna’nın halk arasındaki kullanış şeklidir. Homeros destanlarında bu kent ismini Kıbrıs Kralı Kinyras’ın kızı Smyra’dan alır.

36. Kars

MÖ 130-127 yılında buraya yerleşen Karsak oymağından dolayı şehre Kars adı verilmiştir. Kars kelimesinin anlamı ise deve ya da koyun yününden yapılan elbise veya şal kuşağı anlamına gelmektedir.

37. Kastamonu

Şehrin eski adı Tumana olarak bilinmektedir. Buraya daha sonra Gas-Gas isimli bir kavim yerleşmiştir. Bölgeye gelen kavim Gas ile Tuman kelimelerini birleştirerek Gastuman demiştir. Zaman içerisinde söyleme kolaylığı ile Kastamonu kelimesine evrilmiştir.

38. Kayseri

Şehrin ilk ismi Mazaka olarak bilinmektedir. Romalılar şehri aldığında imparatorun şehri anlamına gelen Caesarea ismini vermiştir. Zaman içerisinde Kayseri’ye evrilmiştir.

39. Kırklareli

Bizans döneminde şehrin adı kırk kilise anlamına gelen Saranta Ekklesies’miş. Sonrasında bölgeyi fetheden Türk akıncıları şehirde verdikleri 40 şehiti anmak için Kırklareli ismini vermiştir.

40. Kırşehir

Öncelerinde Makissos ve Justinianopolis isimleri ile anılan şehir, bölgeye Türklerin yerleşmesi ile ”Kır şehri” adını almıştır. Bunun en büyük sebebi şehrin kırların ortasında yükselmesidir. Zaman içerisinde şehrin ismi halk dilinde Kırşehir olarak anılmaya başlanmıştır.

41. Kocaeli

Osman Bey’in uç beyliklerinden biri olan Akçakoca tarafından fethedilen bölgenin ismi fetheden kişi yani Akçakoca’dan gelmektedir.

42. Konya

Şehir kurulduğundan beri dinsel bir merkez olarak görülmüştür. Hıristiyanlar tarafından “İsa’nın tasviri” anlamına gelen İkonyum adı verilmiştir. Daha sonrasında ise Abbasiler bu bölgeyi almış ve ismini Kuniye’ye çevirmiştir.. Türkler ise bu ismi Konya olarak değiştirmiştir.

43. Kütahya

İlk ismi seramik kenti anlamına gelen Seramorum olan şehir daha sonrasında Frigliler tarafından Kotiyum olarak anılmaya başlamıştır. Daha sonrasında ismi Kotiaetion, Katiaion, Cotyaeium, Cotyaeum ve Cotyaium şeklinde geçen şehrin tüm isimlerinin anlamı Totys’in şehridir. Selçuklu döneminde Türklerin buraya gelmesi ile birlikte şehre Kütahiye ismi verilmiştir. Zamanla bu isim halk dilinde Kütahya olarak evrilmiştir.

44. Malatya

Kültepe vesikalarında Melita ismi ile anılan şehir Hitit döneminde de Maldia olarak geçmektedir. Maldia kelimesi bal anlamına gelen melid kelimesinden türemiştir. Zaman içerisinde halk dilinde Malatya ismini almıştır.

45. Manisa

Şehrin ilk ismi Yunanca Magnesya’dır. Truva Savaşı’na katılan Magnetler bu bölgeye geldiklerinde Spil Dağı eteklerine Magnesia Kalesi’ni inşa etmiştir. Bu yüzden de bölgeye Magnesya denmeye başlamıştır. Daha sonra Türkler bu bölgeyi aldığında şehrin ismini Manisa olarak kullanmaya başlamıştır.

46. Kahramanmaraş

Şehrin gerçek ismi Markasi’dir ama halk arasında Maraş olarak anılmıştır. Kurtuluş Savaşı’nda Maraş halkının işgale direnmesi ile Kahraman unvanını almıştır.

47. Mardin

Mardin isminin Süryanice bir kelime olan Marde’den geldiği rivayet edilmektedir. Romalılar Maride, Araplar ise Mardin ismini vermiştir. Bir diğer rivayete göre şehrin ismi Kürtçe kökenlidir. Mer-din yani erkek, yiğit görülen anlamına gelir.

48. Muğla

Bölgenin ismi Selçuklu Sultanı Kılıçarslan’ın değerli komutanlarından Muğlu Bey’den gelmektedir. Burayı fetheden Muğlu Bey’in ismi bölgeye verilmiştir. Zaman içerisinde Muğla’ya dönüşmüştür. Kentin orta çağdaki adı Mobella olarak geçmektedir.

49. Muş

Şehrin ismi Asurlulardan kaçan İbrani kabilesi tarafından verilmiştir. Bölgeye gelen kabile sulak verimli alan anlamına gelen Muş ismini bölgeye vermiştir. Bir diğer inanışa göre de şehrin ismi şehrin kurucusu olan Muşet’ten gelmektedir.

50. Nevşehir

Kent, Orta Çağ ve Yeni Çağ’da Seandos, Nissa ve Muşkara isimleri ile anılmıştı. Damat İbrahim Paşa olarak sadrazamlığa getirildiğinde doğduğu kent olan Muşkara’da büyük bayındırlık hareketine girişti. İmaretler, camiler, medreseler, hamam ve çeşmeler yaptırdı. Muşkara adını değiştirerek, kente Yenişehir anlamına gelen Nevşehir adını verdi.

51. Niğde

Hititler zamanında Nakita ismi ile anılan şehir İslam müelliflerinin eserlerinde Nekida ve Nekide isimleri ile geçmektedir. Zaman içerisinde Nikede şeklinde telaffuz edilmeye başlanmış, Selçuklular döneminde Niğde ismine evrilmiştir.

52. Ordu

Ordu ismi tamamen Türkçe bir kelimedir ve saray anlamına gelmektedir. Genellikle hükümdarın, hakanın oturduğu şehir anlamında kullanıldığı için zamanında buraya kelimenin orijinal hali olan Urdu ismi verilmiştir. Daha sonraları ise Orda şeklinde söylenmeye başlanmıştır. Ur kelimesinin anlamı yüksek yer, tepedir. Zamanla Ordu olarak evrilmiştir.

53. Rize

Rumca’da dağ eteği anlamına gelen Riza kelimesi şehrin ismi olarak kullanılmıştır. Bölgenin geçmişte ”Riza” ismi ile anıldığı zaman içerisinde Rize’ye evrildiği düşünülmektedir.

54. Sakarya

Şehir ismini Sakarya Nehri’nden almaktadır. Nehrin ismi ise M.Ö. 7.yüzyılda bölgede yaşayan Frigyalılar’dan gelmektedir. Frigyalılar için kutsal görülen bu nehre Sangari ismi verilmiştir. Daha sonra Sangari ismi saldırgan anlamına gelen Sengarios ismine çevrilmiş. Zaman içerisinde Sakarya şeklinde söylenmeye başlanmıştır.

55. Samsun

Palaskça kökenli olan Amisos kelimesi şehrin ilk isimlerinden biridir. Bölgeye Türkler geldikten sonra Amisos kelimesi Samsun şeklinde türetilmiştir. O dönemin kayıtlarına bakıldığında şehir için Türkler Samsun derken Batılı kaynaklar Sampson demektedir.

56. Siirt

Siirt kelimesinin Sami Dili’nden geldiği düşünülmektedir. Kent anlamına gelen Keert sözcüğü şehir için kullanılmıştır. Daha sonra Esart, Sairt ve Siirt isimleri kullanılmıştır.

57. Sinop

Antik Çağ’da, Paflagonya bölgesi içinde kalan Sinop’un saptanabilen en eski adı, Sinope’dir. Bir söylenceye göre de kent adını, kurucusu olarak kabul edilen Amazon’dan almaktadır. Bir başka söylenceye göreyse kenti eski Yunan’da Irmak Tanrısı Asopos’un su perisi kızlarından Sinope kurmuştur. Bu yüzden bölgeye Sinope denmiştir. Zaman içerisinde Sinope Sinop şeklinde değişmiştir.

58. Sivas

Kentin adı Farsçada “üç değirmen” manasına gelen “Sebast” kelimesinden gelmektedir; Sebast ismi zamanla halk dilinde Sivas olarak yerleşmiştir. Sivas ismi bu şekilde oluşmuştur.

59. Tekirdağ

Tekirdağ’ın bilinen en eski adı M.Ö. 5.yüzyıldan gelmektedir. Heredot’un kaynaklarında bölgenin adı Bizanthe olarak geçmektedir. Daha sonraki kaynaklarda ise şehir Rhaedestus ismi de anılmaktadır. Geç Bizans döneminde Rodosto olarak aktarılan bölgenin adı Osmanlı dönemi ile birlikte Rodosçuk olarak kaynaklarda yer almaktadır. 1732 yılı itibariyle Tekfurdağı olarak adlandırılan bu bölge cumhuriyetin ilanı ile Tekirdağ ismini almıştır. Adını kıyı boyunca uzanan Tekir dağlarından aldığı da düşünülmektedir.

60. Tokat

Tokat isminin kökeni tamamen Türkçedir ve bildiğimiz tokat kelimesinden gelmektedir. Bölgede bulunan kalenin ismi Comano Pontica idi. Daha sonrasında Anadolu’yu fetheden Selçuklu Oğuz Türkleri bu kaleyi alarak kenti fethedince Bizans ordusuna ağır bir tokat vurduklarını belirtmek amacı ile şehrin ismini Tokat olarak değiştirdiler.

61. Trabzon

Trabzon ismi Pontus Rum devletinde kullanılan ve şehrin orijinal adı olan dört köşe anlamındaki “Trapezus” sözcüğünden gelmektedir. Lazlar şehre Trapuzani, Gürcüler Trapizoni demektedir. Daha sonrasında şehre gelen Osmanlı ve Persler de şehir için Tara Bozan demişlerdir. İsim ufak söyleniş farklılığı olsa da günümüze kadar Pontus devrindeki adı ile Trabzon olarak gelmiştir.

62. Tunceli

Yıllarca Dersim olarak bilinen şehrin ismi 1935 yılında Tunceli olarak değiştirildi.  Tunç gibi sağlam insanların yeri anlamına gelen Tunceli ismi tamamen yapay bir isim olarak türetilmiştir.

63. Şanlıurfa

İlk zamanlarda Arach, Erech, Orhay, Edessa ve Ruha isimleri ile anılan şehir daha sonra Urhai olarak anılmaktadır. Urhai ve Orhay isimleri bölgenin sakinleri Süryaniler tarafından verilmiştir. Daha sonrasında bölgeye gelenler suyu bol anlamında olan Edessa ismini vermiştir. Sonrasında güzel çeşme anlamına gelen Kaliruha ismi kullanılmıştır. Bölgeye Arapların gelmesi ile birlikte Kali kelimesi atılarak Ruha ismi ile anılmaya başlanmış, zaman içerisinde Urfa ismine evrilmiştir.

64. Uşak

Uşak ismi Türkçe kökenlidir. Oğul anlamına gelen Uşak kelimesi şehrin kurucusu olan Selçuklular tarafından verilmiştir. Şehrin isminin oğul ile ilgili olmasının sebebi de oğlu bol olsun diye dua edilmesinden gelmektedir.

65. Van

Şehir Asur kraliçesi Semiramis tarafından kurulmuş ve şehre kurucusundan dolayı Şahmirankent ismi verilmiştir. Daha sonrasında bölgeye Persler’in gelmesi ile bölgeye Van adında bir vali atanmıştır. Şehri bayındır hale getirdiği için şehre onun ismi verilmiştir.

66. Yozgat

Şehrin asıl ismi Bozok’tur, zaman ile Yozgat şeklinde değiştirilmiştir. Oğuzların Bozok koluna mensup Türklerin bölgeye yerleşmesi ile birlikte bu bölge Bozok olarak anılmıştır. 1800’lü yıllarda ise halk dilinde Yozgat denmeye başlanmıştır. Yozgat ismi otlak kent anlamına da gelmektedir.

67. Zonguldak

Şehir ilk ismini Sandra ismindeki çaydan almıştır. O dönemde şehre Sandraka denmiştir. Zaman içerisinde Zonguldak sözcüğüne evrildiği düşünülmektedir.

68. Aksaray

Selçuklu Sultanı İzzettin Kılıçarslan şehirde pek çok cami, medrese, kümbetler ve büyük ve beyaz bir saray yaptırmıştır. Şehir de Aksaray ismini bölgede yaptırılan bu beyaz saraydan almaktadır.

69. Bayburt

Şehrin orta çağdaki ismi Payberd olarak geçmektedir, Bizans döneminde ise Payper ve Baberd olarak kaydedilmiştir. Arap kaynaklarında Babirt olarak bilinen şehir yüksek kale anlamına gelmektedir. Zaman içerisinde Bayburt şekline evrilmiştir.

70. Karaman

Bölgeye yerleşen Karamanoğlu Beyliği’nin kurucusu Karaman Bey’den dolayı şehre Larende denilmiştir. Cumhuriyet döneminde ise Karaman olarak değiştirilmiştir.

71. Kırıkkale

Şehrin ismi bölgede yaşanan kahramanlıklardan dolayı Osmanlı arşivlerinde Kırıkkal olarak anılmıştır. Sonrasında Kırıkköyü olarak bilinen kent merkezi zamanla Kırıkkale halini almıştır.

72. Batman

İsmini Batman Çayı’ndan alan şehir ilk başlarda bir köydü. Çayın yakınında bulunan Iluh köyüne Batman ismi verilmiştir. Rivayete göre köyün yerlileri bölgenin güneyine kurulan tesislere çok fazla bakıyormuş bu yüzden böyle bir isim verilmiş.

73. Şırnak

İçerisinde Nuh peygamberin de olduğuna inanılan bir grup tarafından kurulan şehrin ilk ismi Nuh’un şehri anlamına gelen Şehr-i Nuh idi. Daha sonra halk dilince Şernah ve Şırnek olarak değişmiş en sonunda Şırnak halini almıştır.

74. Bartın

Antik çağdaki ismi Parthenios olan şehir zaman içerisinde Bartın şeklinde söylenmeye başlanmıştır. Parthenios isminin verilmesinin sebebi ise, Okenaus’un çocuklarından biri olan sular tanrısı Parthenios’dur. Bölgedeki sulardan ve denizlerden dolayı bu ismin verildiği düşünülmektedir. Antik çağda, Parthenios adı verilen Bartın Irmağının kenarında kurulan Bartın Kentinin Parthenia adıyla anıldığı ve zamanla Bartın’a dönüştüğü yazılı kaynaklardan anlaşılmaktadır.

75. Ardahan

Şehrin ismi Gürcü kökenlidir. Ardana ve Artani ismi kullanılmış, daha sonrasında bölgeye Osmanlıların gelmesi ile Ardahan denilmeye başlanmıştır.

76. Iğdır

Iğdır ismi 24 Oğuz boyundan biri olan Oğuz Han’ın torunu Iğdır Bey’den gelmektedir. Bölgeyi fetheden Iğdır Bey’in ismi kente verilmiştir.

77. Yalova

Osmanlı döneminde Çiftlikköy’den Çınarcık iline kadar olan bölgeye Yalakabad ismi verilmiştir. Yali, yala kelimeleri kıyı anlamındadır. Zaman içerisinde buranın ismi Yalı ovası olarak anılmış sonra da Yalova’ya evrilmiştir.

78. Karabük

İsmini coğrafi ortamdan alan bu şehir ”kara” ve ”bük” kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Anlamı kara çalılık yer olarak bilinmektedir.

79. Kilis

Şehrin ismine Osmanlı kaynaklarında Kiris Kalesi olarak rastlanılmıştır. Grant Dictioner’de Cyrrhus efendi anlamındaki Kiris olarak geçmektedir. Araştırmalara göre bu ismin 8.yüzyılda bölgeye gelen Türkmenler tarafından ortaya atıldığı düşünülmektedir. Zaman içerisinde Kiris halk dilinde Kilis’e çevrilmiştir.

80. Osmaniye

Osmanlı zamanında şehre bölgede çıkan isyanları bastırmak için Fırka-i İslahiye isimli bir ıslah ordusu gönderilmiştir. Sonrasında da şehri bu ordu kurmuştur. Şehir kurulurken o bölgede büyük bir öneme sahip Osmanlı köyü unutulmamıştır. O yüzden de buraya bu köyün ismi verilmiştir.

81. Düzce

Coğrafi konumundan dolayı bu bölge uzun bir süre Düzbazar olarak anılmış daha sonrasında bu bölgede kurulan pazara da aynı isim verilmiş. Düzce il olduğunda ise hep anılan isminin kullanılması uygun görülmüş.

✖➕➖➗ MATEMATİK

1 x 8 + 1 = 9
12 x 8 + 2 = 98
123 x 8 + 3 = 987
1234 x 8 + 4 = 9876
12345 x 8 + 5 = 98765
123456 x 8 + 6 = 987654
1234567 x 8 + 7 = 9876543
12345678 x 8 + 8 = 98765432
123456789 x 8 + 9 = 987654321

1 x 9 + 2 = 11
12 x 9 + 3 = 111
123 x 9 + 4 = 1111
1234 x 9 + 5 = 11111
12345 x 9 + 6 = 111111
123456 x 9 + 7 = 1111111
1234567 x 9 + 8 = 11111111
12345678 x 9 + 9 = 111111111
123456789 x 9 +10= 1111111111

9 x 9 + 7 = 88
98 x 9 + 6 = 888
987 x 9 + 5 = 8888
9876 x 9 + 4 = 88888
98765 x 9 + 3 = 888888
987654 x 9 + 2 = 8888888
9876543 x 9 + 1 = 88888888
98765432 x 9 + 0 = 888888888

1 x 1 = 1
11 x 11 = 121
111 x 111 = 12321
1111 x 1111 = 1234321
11111 x 11111 = 123454321
111111 x 111111 = 12345654321
1111111 x 1111111 = 1234567654321
11111111 x 11111111 = 123456787654321
111111111 x 111111111 = 12345678987654321

YAŞAMAK

“Yine her zaman dediğimi diyeyim de: Bir insan farklı etnik kültürlerle hiç bir arada yaşamadıysa, bir insan hiç yurt dışına gidip yaşamadıysa, bakın yurt dışında yaşamak diyorum, gezmeye gidip bir hafta sonra evinize dönmekten bahsetmiyorum, oraya yerleşip oranın kurallarına, sosyal hayatına ayak uydurmayı, mahallenizdeki bakkalından tutun diğer esnafların yüzünüzü ezberlemesinden bahsediyorum. Bunları yaşamadıysa bu ülkede birilerine laf anlatmanız imkansızdır. O yüzden bu konuşma bence bu ülke için 100 yılın röportajıdır. Ben olsam bu konuşmayı kitap haline getirtir, üniversiteden mezun olana kadar her yıl öğrencilere ezberletir, nasıl yaşamaları gerektiğini beyinlerine kazırdım.”
Alıntı

TRE TRALLANDE JÂNTOR

Yıl: 1956
Yer: Adana Kulübü
Adana’yı ziyarete gelen İsveçli bir sanayici grubu ATO (Adana Ticaret Odası) yönetim kurulu tarafından yemekte ağırlanır. Yemek öncesi yapılan sohbette samimi konukseverliğin etkisinden memnun kalan İsveçli konuklar yemeğe başlamadan önce hep birlikte İsveççe şarkı söyledikten sonra kadehlerini şerefe kaldırırlar. Bu durum karşısında şaşırıp ne anlama geldiğini soran bizimkilere bunun avcılık geleneğinden gelen bir adet olduğunu, dost ve arkadaşlık yemeklerinde sevgi ve bağlılık ifadesi olarak yemekten önce şarkı söylediklerini ve biz Türklerin de samimi dostluklarını gördükleri için bu geleneği sürdürmek istediklerini söylerler.
Bunun üzerine ev sahibi ATO üyeleri “Biz de bir şarkıyla karşılık verelim o zaman!” deyip aralarında şarkı seçimine gitmişler ve ilk akıllarına gelen “Aman Adanalı” şarkısı olmuş ama onun oyun havası niteliğinde olduğu düşünülerek vazgeçilip en sonunda Gençlik Marşı’nı “Dağ başını duman almış …” diye başlamışlar söylemeye.. Kadehler tekrar kalkmış, büyük bir sevinçle alkışlanmışlar ve İsveç heyetinin başkanı ayağa kalkarak bizim heyete gösterdikleri bu güzel jest için teşekkür edip bu jest karşılığında Türkçe bir şarkı bilmediklerini ve üzüntülerini ifade etmişler.
Evet, Selim Sırrı Tarcan tarafından beğenilip notaları yurda getirilen ve Ali Ulvi Elöve tarafından Türkçe sözler yazılan “Gençlik Marşı” aslında İsveçlilerin Felix Körling’in bestediği “Tre trallande Jäntor/Şakıyan Üç Kız” adlı halk şarkısıymış ve bizim heyet bilmeden İsveçlilere büyük bir jest yapmış ve pek tabii müziğin evrenselliği bir kez daha kendini göstermiştir..

KARA BİR GÜN

Fransız generalinin dün şehrimize gelişi münasebetiyle bir kısım vatandaşlarımız (azınlıklar) tarafından icra olunan nümayiş, Türk’ün ve İslam’ın kalbinde ebediyete kadar kanayacak bir yara açtı. Aradan asırlar geçse ve bugünkü hüznümüz ve bahtsızlığımız şevk ve ikbale dönse bile, yine bu acıyı hissedecek ve bu hüzün ve teessürü çocuklarımıza ve torunlarımıza nesilden nesile ağlanacak bir miras olarak terk edeceğiz.
Alman orduları 1871 senesinde Paris’e girdikleri sırada, Büyük Napolyon’un zaferlerini kutlamak için dikilmiş olan zafer takının altından geçerken bile Fransızlar bizim kadar hakaret görmemişti. Ve bizim dün sabah saat dokuzdan on bire kadar hissettiğimiz üzüntüyü ve azâbı duymamıştı. Çünkü “Fransız” namını taşıyan her fert, çünkü yalnız Hristiyanlar değil, Yahudi Fransızlar’la Cezayirli Müslümanlar, o millî matem karşısında aynı keder ve utanç ile ağlamış ve kızarmışlardı.
Biz ise millî varlıklarının ve dillerinin devamını bizim gönlümüzün yüceliğine borçlu olan bir kısım halkın (azınlıkların) hayhuy şamatasıyla bu aziz matemimize en acı hakaretlerin birer tokat şeklinde atıldığını gördük. “Buna müstahak değil idik” diyemeyiz. Müstahak olmasaydık, bu felakete uğramazdık. Her milletin hayat sayfalarında birçok ikbal ve bahtsız sayfalar vardır. Fransa Kralı Birinci Fransuva’yı Şarlken’in zindanından kurtarmış ve koca Viyana şehrini defalarca kuşatmış bir ümmetin kader defterinde böyle bir kederli satır da yazılıymış. Her hâl, değişir. Araplar’ın güzel bir sözü var: ‘Isbır feinne’d-dehre lâyesbır’ (Sen sabret, çünkü zaman sabretmez) derler”.

GERÇEK SOYGUNCULAR KIMLER?

Çin’in Guangzhou kentinde bir banka soygunu.
Soygunculardan biri bankadakilere bağırır:
“Kımıldamayın. Para devletindir, ama hayatınız sizindir.”
Herkes sessizce yatar…
Bunun adı “Zihin Değiştirme Kavramı”dır.
Alışılmış düşünce tarzını değiştirmek…
Bu arada müşterilerden bir kadın bir masanın üzerine yatmıştır. Ama bacaklar ortada… Soyguncu bağırır:
“Edebini takın. Bu bir soygun, ırza geçme değil!”
Bunun adı “Profesyonellik”tir. İşin neyse onun üzerinde yoğunlaş!
Soyguncular paraları yüklenip eve kapağı atmışlar. Daha genç olanı (MBA derecelidir) daha yaşlı olanına (ki bu ise 6 yıl ilkokuldan sonra terk):
“Abi, hadi şu paraları sayalım,” der.
Daha yaşlı olanı der ki:
“Çok aptalsın be. Bu kadar para oturup sayılır mı?
Bu akşam zaten TV haberlerinde kaç para çaldığımızı öğreniriz.”
Buna “Deneyim” derler!
Günümüzde deneyim kağıt diplomalardan çok daha önemlidir.
Soyguncular bankadan kaçtıktan sonra Şube Müdürü, Şube Şefine hemen polisi aramasını söylemiş. Şef demiş ki:
“Durun hele Müdürüm. Alacaklarını aldılar. Biz de bir 10 milyon daha alıp daha önce iç ettiğimiz 70 milyon dolara ekleyelim, ne dersiniz?”
Buna “Dalgayı yakalamak” derler.
Berbat bir durumu kendi lehine çevirmektir bu!
Müdür der ki:
“Yahu, her ay bir soygun olsa harika olurdu. Ne eğlenirdik!”
Buna “Sıkıntılardan kurtulmak” derler.
Kişisel mutluluk işinden çok daha önemlidir.
Akşam TV haberleri bankadan 100 milyon dolar çalındığını açıklamış!
Çaldıkları paranın çok daha az olduğu bilen soyguncular oturup saymışlar parayı… Tekrar tekrar saymışlar. Bakmışlar hepi topu 20 milyon! Çok kızmışlar bu işe:
“Biz hayatımızı tehlikeye atıp 20 milyon çalabildik. Banka Müdürü bir el harketiyle 80 milyon götürdü. Galiba soyguncu olmak yerine doğru dürüst eğitim görmek daha iyiymiş!”
Bu “Bilgi altından daha değerlidir” demektir…
Banka Müdürü çok mutludur. Özellikle bir süre önce borsada kaybettiklerini geri alabildiği için.
Buna “Fırsatları kullanmak” derler. Kazanmak için risk almak gerekir.
PEKI, GERÇEK SOYGUNCULAR KIMLER ŞIMDI?

CHARLIE CHAPLIN

Sinema tarihinin en ünlü komedyeni Charlie Chaplin bir röportajında şöyle der;

Küçük bir çocukken babamla bir sirk şovunu izlemeye gittik. Bilet sırasında uzun bir kuyruk vardı ve önümüzde anne-baba ve 6 çocuktan oluşan bir aile vardı.

Fakirlik hallerinden belliydi, elbiseleri eski ama temizdi. Çocuklar sirkten bahsederken çok mutlu görünüyordu.

Onların sırası gelince, babaları gişeye geçti ve bilet fiyatını sordu. Gişe çalışanı ona bilet fiyatını söyleyince adam kekelemeye başladı ve dönüp karısının kulağına birşeyler fısıldadı.
Mahcubiyet yüzünden kolayca okunuyordu.

Birden babam cebinden 20 Dolar çıkardı ve yere attı. Sonra da eğilip yerden aldı ve adamın omzuna dokunarak şöyle dedi;
“Paranız düştü beyefendi..”
Adam babama baktı ve gözleri dolarak “Teşekkür ederim efendim” dedi.

Onlar içeri girdikten sonra babam beni elimden çekti ve kuyruktan çıktı. Çünkü babamın adama verdiği 20 Dolardan başka parası yoktu.

O günden beri babamla gurur duyuyorum ve o 2 dakika benim hayatımda izlediğim en güzel şovdu. O gün izleyemediğim sirk şovundan eminim daha güzeldi…

ANNEN VAR MI SENİN?

Annen var mı senin?

  • Var tabiî.
  • Ne iş yapar?
  • Çamaşıra gidiyor.
  • Sen ne olacaksın büyüyünce?
  • Ben mi? dedi.
    Gözlerini gözüme kaldırdı. İkimiz de mavi mavi baktık.
  • Ben, dedi, boyacı olacağım.
  • Ne boyacısı?
  • Kundura boyacısı.
  • Neden kundura boyacısı?
  • Ya ne olayım?
  • Doktor ol, dedim.
  • Olmam, dedi.
  • Neden ?
  • Olmam işte.
  • Neden ama?
  • Doktoru sevmem ki.
  • Olur mu ya? Bak, dedim. Doktor sevilmez olur mu?
  • Tabiî sevmem, dedi. Annem hasta oldu. Evimize geldi. Kumbaramızı kırdık. Bütün yirmi beşlikleri ona verdik. Sonra çeyrekler kaldı. Onlarla da reçeteyi yaptırdık. O da zorlan.
  • Ama annen iyileşti.
  • Annem iyileşti ama paramız gitti. İki gün, yemek yemedim ben.
  • Peki, dedim, öğretmen ol.
  • Ben mektebe gitmiyorum ki.
  • Neden?
  • Öğretmen beni dövüyor.
  • Neden?
  • Yaramazlık ediyorum da ondan.
  • Sen de yaramazlık yapma.
  • Ben yaramazlık ne demek bilmiyorum ki.
  • Öğretmenin yapma dediği şey, dedim.
  • Belli olmuyor ki!.. Bir gün arkadaşımın biri “Çamaşırcının piçi” dedi. Ben de dövdüm onu. Öğretmen de beni dövdü. Ondan sonra hep çamaşırcının piçi diye çağırdılar. Hiç kimseyi dövmedim. Yaramazlıkmış diye. Bir kaç gün sonra yanımdaki arkadaşın iki kalemi vardı. Birini aldım. Hırsızsın sen diye dövdüler. Benim kalemim yoktu aldım. Sonra o da yaramazlıkmış, hem de çok fena bir şeymiş. Bir daha kimsenin kalemini almam dedim. Defterini aldım. Bu sefer hem dövdüler, hem mektepten kovdular.
  • Çok fena yapmışsın.
  • Fena yaptım. Ben adam olmak istemiyorum ki.
  • Ne olmak istiyorsun ya?
  • Boyacı olacağım dedim ya..

KÖY YORGANI VE PSİKOLOJİ

Ağır yorgan ( Köy yorganı) ne işe yarar?
İşte “ağır yorgan” (weighted blanket) da denilen bu tür özel yorganlar, uyku sırasında vücudun çeştitli noktalarına kendiliğinden baskı yapıyor. Böylece vücut sanki bir terapiye alınmış gibi hissedebiliyor. Ağır yorganlar aslında yeni bir buluş değil, uzun zamandır tıbbi çözümler arasında sayılmakta

Yün yorgan ne işe yarar?
%100 yünden elde edilen türleri, ısıyı dengeler ve eşit şekilde dağıtır. Özellikle kış şartlarının çetin geçtiği bölgelerde mükemmel bir ısıtma görevi görür. Ayrıca yaz aylarında da vücudu terletmeme özelliğine sahiptir.

Köy yorganlarını bilirsiniz. Parlak renkli, işlemeli ve ağırdır. Sizi sarmalar. Uyurken üzerinizden düşmesi de pek kolay değildir. Yapılan araştırmalarda bu tarz ağır yorganların psikolojimize olumlu etki ettiği tespit edildi.
Son zamanlarda uluslararası deneylerde yapılan gözlemler ağır yorgan altında yatmanın stres bozuklukları, anksiyete, uykusuzluk sorunları ve daha birçok psikolojik hastalığa gerçekten de yarar sağladığı bilimsel olarak kanıtlanmış durumda.

Konu üzerinde araştırma yapan bilim insanlarına göre, özellikle uyku öncesi vücut üzerinde hissedilen ve rahatsız edici olmayan bir kuvvet insanı oldukça hızlı bir şekilde sakinleştiriyor. Bu etkinin çalışma prensibinin sarılma ile benzer olduğunu dile getiren araştırmacılar, anne kucağındayken sıkıca sarılan bebeklerin ağlamayı kesmenin altında yatan bilimsel nedeninin bu etki olduğunu söylüyorlar.

Işte bu noktada özellikle bebekken ağır bir yorganın altında yatarken huzurlu hissetmenizin nedeni ortaya çıkıyor. Yorganın üzerinizde yaptığı kuvvet ve sarılma hissi, anne kucağındaki güveni hatırlattığı için beyinde oksitosin salımını çoğaltarak size kendinizi huzurlu ve güvenli hissettiriyor.
Birbirinden bağımsız olarak yapılan araştırmalara göre vücut ağırlığının yüzde onu kadar ağırlıktaki bir yorganla yatmak gerçek manada parasempatik sinir sistemini harekete geçirerek güvenlik ve sakinlik hissi yaratarak stres, korku, sinir gibi duyguları azaltıyor.
Yani ortalama 60 kilo ağırlığında bir kişinin 6 kiloluk bir yorganla yatması depresyonu azaltıp sinir sistemine fayda sağlayacak etkiler ortaya çıkartabiliyor.

Eskiden yün çırpar, yorgan dikerdi annelerimiz.
Dişi koyun yününde olan maddî ve mânevî hassalar diğer yünlerde yoktur. Koyunların üzerine güneş doğmaz.

• Koyun yünü sinyal ve radyasyon emicidir. Evimizde yoğun kullandığımız, cep telefonu, modem, kumanda gibi elektronik cihazların yaydığı radyasyonu emerek vücudumuza zarar vermesine mani olur yün. Bunun için bilhassa yorgan, yastık ve döşeğimizin koyun yününden olmasına itina göstermeliyiz.
• Koyun yünü dinlendiricidir ve rahat uyku sağlar. Çünkü koyun yünü, vücutta biriken statik negatif enerjiyi alır. Böylece bedenimizde oluşan yorgunluk ve rehavet üzerimizden kalkmış olur.
• Koyun yünü ısıyı dengeleyicidir. Soğuğu geçirmez. Koyun yününden yapılan ürünler yazın serin, kışın sıcak tutma hususiyetine sahiptir.
• Yün yanmaz. Ateşe, aleve karşı dirençli ve dayanıklıdır.
• Alerjik değildir ve alerjik ortamların oluşmasına fırsat vermez.
• Yün terletmez, teri emer.
• Ağrıları alır, birçok romatizmal ağrıya iyi gelir.
• Yünden elektrik cereyanı geçmez, yalıtkandır.
• Çobanlar kepenek içinde yağmurdan, doludan, kardan, her türlü soğuktan müteessir olmadıkları gibi kepenek içindeyken de yıldırım isabet etmez.

Eğer yün yatakta yatamıyor, yün yorganla örtünemiyorsanız en azından yün çorap, fânile, gömlek giymeli, yün eldiven takmalı, yün kuşak muhakkak kullanılmalı.

BEN SEÇECEĞİM

Bugün yaşayacağım her şeyi ben seçeceğim.
Ya kızacağım yağmura etrafı ıslatıyor diye,
Ya da seveceğim onu çiçeklerimi suladığı için.
Ya sıkılacağım param yok diye,
Ya da harcamalarımı planlayıp müsriflikten uzak kalmaya çalışacağım.
Ya sızlanacağım bozulan sağlığıma,
Ya da hayatta olmayı kutlayacağım.
Ya içli içli sitem edeceğim anneme babama beni büyütürken veremedikleri şeyler yüzünden,
Ya da onları yürekten seveceğim beni dünyaya getirdikleri için.
Ya sıkıntı basacak dikenli güllere katlanmak zorundayım diye,
Ya da dikenlerin gülleri var diyerek umut dolacağım.
Ya kaybettiğim dostlar için yas tutacağım,
Ya da yeni insanlarla yeni dostluklar peşinde koşacağım.
Ya işe gitmek zorunda olduğum için mızırdanacağım,
Ya da gidecek bir işim olduğu için sevinç dolacağım.
Ya ev işleri yapmak eziyet olacak bana,
Ya da işlerini yaptığım o evde aklımı, ruhumu ve bedenimi barındırabildiğim için minnettar olacağım.
Belki yeni şeyler öğrenmek istemeyecek canım,
Ya kızgın olacağım -öğrenmek gereken ne çok şey var- diye,
Ya da ufak tefek de olsa faydalı ne varsa öğrenmeye çalışacağım.

BAŞARININ SIRRI

Allah sağlık verdiği ve yanınızda güvenebildiğiniz insanlar olduğu sürece her türlü zorluğun üstesinden gelebilirsiniz.

İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu. Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan sadece borçlarıydı. Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan da bir sürü insan ödeme bekliyordu. Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka gitti. Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı.

Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu. ‘Çok üzgün görünüyorsun. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli… Benimle Paylaşmak ister misin?’ diye sordu yaşlı adam. İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, ‘Sana yardım edebilirim’ dedi. Çek defterini çıkardı. İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı. Çeki ona verirken de şöyle dedi: ‘Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al’ dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu.

İşadamı elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza ise John Rockefeller’ e aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına. ‘Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim’ diye düşündü. John Rockefeller’ e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu. Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı. Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı. Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu. Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti.

Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmaya başlamıştı. Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti. Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü. Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı. Hemşire ‘Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir’ dedi. ‘Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor. Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor’ diye ekledi. Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.

İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı. Sanki donmuştu. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı.

Birden, hayatının akışının değiştiren şeyin para olmadığını fark etti.

Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı.

Başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda olanlardır. Başka yerde aramaya gerek yok.

Herkese başarılar dilerim.
Alıntı.

SOSYAL MEDYA DİYETİ

Dijital Minimalizm ve Sosyal Medya Diyeti
“Hayatta en çok neye değer veriyorsunuz?” sorusunun yanıtı elbette herkes için farklı olabiliyor. Doğru yanıt ise kendiniz olmalı. Minimalist yaşamın önerisi; en çok kendinize değer vermeniz, sizi strese sokan şeylerden arınabilmeniz, doğal olana yönelmeniz, mükemmeliyetçilikten uzaklaşmanız. Bu yazımızda “sizi strese sokan şeyler” ile kastettiğimiz dijital yaşam ve sosyal medya konusunda minimalizmi nasıl benimseyebileceğinizi anlatıyoruz. Sizi stresten arındırabilecek, yüklerinizden kurtulmanızı sağlayacak dijital minimalizm ve sosyal medya diyeti hakkında merak edeceğiniz her şeyi bu rehberde bulabilirsiniz.
Gece akıllı ampulümüzün uyku moduna uygun olarak yaydığı ışıkla uyuyor, akıllı alarm ile uyanıp akıllı saatimizle egzersiz yapıyoruz. Günün devamında akıllı telefon, akıllı televizyon ve elbette bilgisayar her an yanımızda. Hatta kimi zaman “internet olmasa ne yapardık” düşüncesine kapılıyoruz. Oysa anlamlı bir hayat sürmenin ön koşulu teknolojiyle birlikte gelen dijital nimetleri, fayda sağlayacak şekilde kullanabilmek. İşte, tam da bu noktada dijital minimalizm ve sosyal medya diyeti devreye giriyor.

Dijital Minimalizm Nedir?
Sanattaki minimalizm akımı zamanla bir yaşam modeli haline geldi. Dijital minimalizm de minimalizmin alt kolu olarak ortaya çıkan ve temelinde sadelik olan bir yaklaşımı ifade ediyor. Elbette, teknolojinin insan hayatını kolaylaştırdığı günümüzde teknolojiden uzak kalmak mümkün değil. Dijital minimalizm de teknolojik yenilikleri dikkat dağıtıcı etkenler olmaktan çıkarıp nitelikli bir hayatı destekleyecek araçlar haline getirmeyi amaçlıyor.
Dijital minimalizm kavramını ortaya koyan kişi olan, Georgetown Üniversitesi’nde bilgisayar bilimleri alanında ders veren Cal Newport, bu kavramı “Çevrimiçi ortamda geçirilebilecek süreyi titizlikle belirleyip gerçekten fayda sağlayacak şekilde kullanmayı öngören bir felsefe.” olarak tanımlıyor. Newport’a göre; teknoloji şirketleri, bağımlılık davranışını tetikleyecek şekilde tasarladıkları teknolojilerle insanların onay arzusunu sömürüyor. Newport, 30 günlük süre belirleyip zorunlu olmayan teknolojileri hayatınızdan çıkarıp, 30 gün süresince anlamlı bulduğunuz davranışları belirlemeyi ve 30 gün sonunda zorunlu olmayan teknolojileri tekrar hayatınıza sokmanızı öneriyor.
Dijital minimalizm felsefesini hayatınıza geçirebilmek için şu adımları uygulayabilirsiniz:
Telefonunuzla temasınızı azaltın. Bunun için; yemek yediğiniz, film izlediğiniz ve bir işe odaklandığınız zamanlarda telefonunuzu kendinizden uzak bir yere bırakın.
Sizin için öncelikli olmayan bildirimleri kapatın.
Saate bakmak için telefon kullanmak yerine gerçek bir saat kullanın.
Dijital dünyadaki sosyallik gerçek dünyada asosyal olmak anlamına gelebiliyor. Bu nedenle dijital ilişkilerinizi kısıtlayın.
Yeni bir hobi edinin veya yeni ritüeller belirleyin.

Sosyal Medya Diyeti Nedir?
İnternet dendiğinde artık çoğu insanın aklına sosyal medya geliyor. Yapılan araştırmalara göre 81 milyon nüfusa sahip ülkemizin yüzde 51’i aktif olarak sosyal medyayı kullanıyor. Kimileri sosyal medyadaki fotoğraflarda gördüğü hayata özenip depresyona girerken kimileri ise insanların özel bilgilerine ulaşmak için sosyal ağları kurcalayıp ciddi şekilde çabalıyor.
Twitter’a ve Instagram’a girmeden bir saatini geçirmeyen milyonlarca insandan biriyseniz, bu konuda acilen önlemler almalı ve sıkı bir sosyal medya diyeti uygulamaya başlamalısınız.
Sosyal medya diyeti, sosyal ağlara giriş yapmama veya daha az giriş yapmama anlamına geliyor. Sosyal medya ile kilo yönetimi arasında sıkı bir ilişkinin varlığından söz ediliyor. Sosyal medyada geçirilen her 5 dakikalık zaman dilimi atıştırma hissini artırıyor.
LED ışık ekranlara sahip akıllı cihazlar mutluluk hormonu melatoninin salgılanmasını yavaşlatıyor. Sosyal medyada zaman geçiren kişiler, daha az egzersiz yapma gereği duyuyor. Paylaşımlara yapılan yorumlar gelişme çağındaki kız çocuklarında beden imgesinin bozulmasına yol açabiliyor. Tüm bu olumsuz tabloyu şu önlemlerle ortadan kaldırmak mümkün:
Takip ettiğiniz hesapları gözden geçirin.
Günde 2 saatten fazla sosyal medyada zaman geçirmeyin. Telefonların ayarlar bölümünde ekran süresiyle ilgili bölümler yer alıyor. Hangi uygulamayı ne kadar kullandığınızı buradan takip edebilir ve sınırlayabilirsiniz.
Ekran parlaklığını kısın ve günün evrelerine göre gece modunun devreye girmesini ayarlayın.
Sizi motive eden profilleri takip etmeye, negatif enerji yayan kişileri takibi bırakmaya özen gösterin.
Özel günler için sosyal medyanın hatırlatmasını beklemeyin ve not alın.
Karışık, göz ve beyin yoran renklerin hakimiyetindeki uygulamaları silin.
Yukarıdaki adımlar stresten ve karmaşadan uzak kalmanız için yeterli olmadığında hesaplarınızı dondurun veya tamamen kapatın. Yalnızca 21 günde her şeye alışabilirsiniz!

TARİHTEKİ EN GARİP 6 DOĞAL FELAKET

İklim değişimine sebep olan volkanik bir patlamadan, Sibirya’da meydana gelen gizemli patlamaya kadar tarihte iz bırakmış 6 garip hava olayının ardından yaşananlar…

1- Yazsız Bir Yıl
1815 Nisan’ında tarihin bilinen en büyük volkanik patlamalarından birisi Endonezya’daki Tambora Dağı’nda meydana geldi. Patlama, Güneydoğu Asya’daki onbinlerce insanın ölümüne sebep olurken ortaya çıkan kül bulutu stratosfere kadar yükseldi. Kül bulutu dünya boyunca dolaşırken güneş ışınlarını engelleyerek sıcaklığın yaklaşık 3 derece düşmesine sebep oldu ve bir sonraki yılın hava koşullarında destansı bir bozulmaya yol açtı. Hindistan’da, Tambora’dan kaynaklanan kuraklık ve seller; Bengal Körfezi’nin ekolojisini değiştirdi ve dirençli bir kolera hastalığı ortaya çıkararak milyonlarca canlının ölümüne yol açtı. Öte yandan dirençli soğuk ve kıtlık Avrupa’yı da etkilemiş yaygın huzursuzluk ortamına yol açmıştı. Amerika’da bazı eyaletlerde Haziran ayında yoğun kar yağışları görüldü. Bu yağışlar bitkilerin yok olmasına ve ekonomik bir darboğazın oluşmasına sebep oldu. Bu yıl “Yazsız Yıl” olarak adlandırıldı.
Hava koşullarındaki bozulmalar bazı gelişmeler denebilecek yan etkileri de beraberinde getirdi. Avrupa’da at yemindeki fiyat artışları; Alman mucit Karl Drais’e ilkel bir bisiklet icat etmesi noktasında ilham kaynağı oldu. İsviçre’de bozuk hava koşulları ve sürekli yağışlar 1816 yılında yazar Mary Shelley’i eve kapatmış ve ünlü korku romanı “Frankenstein” ın ortaya çıkmasına dolaylı da olsa etkide bulunmuştur.

2- Carrington Çarpışması
Güneş yüzeyinde sıkışık halde bulunan manyetik enerjinin, radyasyon ve yüklü parçacıkları serbest bırakmasıyla, güneş patlamaları meydana gelir. Bu patlamalar milyonlarca hidrojen bombası patlamasıyla eş değer güçtedir ve oluşan güneş rüzgarları Dünya atmosferinde büyük hasarlar oluşurabilme kapasitesindedir. İşte 1859’un Ağustos sonu Eylül başlarında yaşanan da buydu; gezegenimiz o güne kadarki en büyük güneş fırtınası tarafından adeta bombalanmıştı. Britanyalı astronom Richard Carrington’un isimlendirmesinin ardından, yaşanan bu olay Carrington Çarpışması olarak bilinmeye başladı. Yaşanan felaket gökyüzünde, Hawaii’ye kadar uzanan renkli auralara sebep oldu. Işıklar öyle parlaktı ki; bazı görgü tanıkları geceleri herhangi bir yapay ışık olmadan kitap okuyabildiklerini söylemişlerdi.
Işık şovu güzel bir görsel şölen oluşturabilir, ancak jeomanyetik bozulma Dünya’nın birçok yerinde telgraf sistemlerinin de bozulmasına neden oldu. Telgraf makinelerinden çıkan kıvılcım sıçramaları, yangınlara ve operatörlerin vücutlarında ciddi yanıklara yol açtı. Atmosfer öyle bir elektrik ile yüklenmişti ki, bazı bölgelerde teknisyenler telgraf makinelerinin bağlantısını kapatsalar bile mesajların taşındığını gözlemlemişlerdi. 1859’un Güneş Fırtınası birkaç gün boyunca devam etti, fakat bilim insanları benzer bir durumun bugün yaşanması halinde telekomünikasyon sektörünün trilyonlarca dolarlık zarar edeceğini tahmin ediyorlar.

3 -Çekirge Yılı
Ekinleri mahveden çekirge belası 1874 yazında Amerika ve Kanada toprakları üzerinde bulunan Büyük Ovalar’dan yayıldı. Kuru ve kurak bir bahar, Rocky Dağları çekirgelerinin çok sayıda yumurta bırakmaları için mükemmel denebilecek koşulları oluşturuyordu. Trilyonlarca yumurta Nebraska, Kansas, Dakota, Iowa ve diğer birçok eyaleti kuşattı. Görgü tanıkları çekirgelerden oluşan bulutların birkaç saat boyunca güneş ışığını engelleyecek kalınlıkta olduğunu söylüyorlardı. Sürüler neredeyse bütün ekinleri silip süpürmüş, yerel bitki örtüsünü mahvetmiş ve insanların kıyafetlerini dahi yemişlerdi. New York Times yaşananlara dair şöyle yazmıştı; “Hava tamamen çekirgelerle dolu. Geçen trenleri kuşatıyor, evlerin camlarına yapışıyorlardı. Sanki yok etmek için gelmişlerdi.”
İnsanlar istiladan kurtulmak için çekirgeleri yakmayı denemiş, barut ile onları havaya uçurmaya çalışmıştı. Ancak büyük sürülerle mücadele etme noktasında yetersiz kalıyorlardı. Milyonlarca dolarlık ekin “Çekirge Yılı” ile mahvedilmişti. ABD ordusu mağdurlara yiyecek dağıtmak için çağrıda bulunmuş ancak insanların çoğu yenilgiyi çoktan kabul etmiş, doğuya doğru çekilmişlerdi. Benzer felaketler ilerleyen birkaç yıl boyunca da devam edebilirdi, ancak 20. yüzyılın başlarına doğru meydana gelen çevresel değişimler Rocky Dağı’ndaki çekirgelerin yok olmasına sebep oldu.

4- Milattan Sonra 536, Toz Perdesi

  1. yüzyılın ortalarında, bir kum ve toz bulutu dünyanın büyük bir kısmında Güneş ışıklarını kapatarak birkaç yıl boyunca devam eden soğuk hava iklimine sebep oldu. Bizanslı tarihçi Procopius, 536 yılına dair yazımlarında; korkutucu bir kehanetin ortaya çıktığını belirtiyor. Güneş’in, parlaklığı olmayan ışınlarını ortaya çıkardığını yazan Procopius; bu durumu Güneş tutulmasına benzetiyor ve ışın demetlerinin belirgin olmadığını söylüyor. Bu olayın ardından dünyada uzun bir kış görüldü ve bu da mahsûllerde büyük oranda azalmaya ve kıtlığa yol açtı. Bazı bilginler, yaşanan olayın Avrupa’da ilk kez görülen bubonik vebanın ortaya çıkmasında bir rol oynadığını düşünüyorlar.
    Yaygın etkilerinin dışında, bilim insanları 530lardaki bu küresel soğumaya neyin sebep olduğuna dair hala kesin bir yargıya varmış değiller. Bir teoriye göre; güçlü bir volkanik patlamanın ortaya çıkardığı toz bulutu atmosferin üst katmanlarına kadar çıkmış ve güneş ışınlarının geçişini engellemişti. Grönland’dan ve Antartika’dan alınan 6. yüzyıl buz örnekleri üzerine yapılan çalışmalar; volkanlardan yayılmış aşırı düzeyde sülfat iyonu konsantrasyonu olduğunu gösteriyor. Bunun yanı sıra 530larda El Salvador’da büyük bir volkanik patlama olmuş olabileceğine dair deliller de mevcut. Bazı araştırmacılar ise; bir gök taşı ya da kuyruklu yıldız çarpmasını daha muhtemel bir işaret olarak görüyorlar. Öte yandan, Halley Kuyruklu Yıldızı 530 yılında Dünya’ya çok yakın geçmişti, dolayısıyla geçiş sırasında fırlayan bir parçanın Dünya’ya çarpmasıyla devasa bir toz bulut kalkmış olması da muhtemel bir durum.

5- 1952, Yoğun Kirli Hava
Bütün doğal felaketler tamamen doğal değildir. 1952 yılının Aralık ayında, Londra’da insanların sebep olduğu bir hava kirliliği; isli bir havanın ortaya çıkmasına sebep oldu ve kirli hava 4 gün boyunca tozu dumana kattı. Ölümcül zehirli hava; doğal olmayan koşulları ortaya çıkaran yüksek basınç sisteminin bir sonucuydu. Olağan olarak atmosfere yayılmayarak, fabrikalardan yükselen kirli hava ve kömür dumanından oluşan bulutlar şehrin üzerini kapladı. Sisli hava, bazı bölgelerde görüş mesafesini neredeyse sıfıra düşürdü. Meralardaki hayvanlar hava kirliliğinden dolayı hayatlarını kaybetmiş, Londralılarda bronşit, zatürre ve diğer solunum problemleri artmaya başlamıştı.
Hava kirliliği çok sayıda çocuk ve yetişkinin akciğer inflamasyonundan dolayı hayatını kaybetmesine neden oldu. Rüzgârın ve kirli havanın ortadan kalkmasına kadar geçen sürede yaklaşık 4000 insan hayatını kaybetmiş ve binlercesi ise takip eden haftalar ve aylar içerisinde ölmüştü. Felaketin ardından, İngiliz devleti; 1956 yılında Temiz Hava Yasası çıkararak vatandaşlarının temiz yakıtları kullanmasını teşvik etti ve belirli bölgelerde siyah kömür dumanı emisyonunu yasakladı.

6- Tunguska Olayı
1908 yılının 30 Haziran sabahı saat 07.00’dan kısa bir süre sonra, kör edici bir ışık Sibirya üzerinden Tunguska Nehri üzerinde patladı. 10 megatonluk TNT’nin patlamasına eş değer bir şok dalgası –Amerika’nın Hiroşima’ya attığı atom bombasından yüzlerce kat daha fazla– ortaya çıktı. Bu dalga yaklaşık 500.000 dönümlük orman arazisini yok etti ve 6500 km uzaklıktaki insanların ayaklarını dahi salladı. Şans eseri, patlamada ölen olmadı, fakat patlamanın etkileri bütün dünyada hissedildi. Patlama, İngiltere kadar uzak bir yerdeki atmosferik ve sismik cihazlar tarafından dahi saptanmış, takip eden birkaç gece boyunca Asya’daki gökyüzü o kadar parlak bir hal almıştı ki, insanlar geceleri dışarıda hiçbir yapay ışık olmadan gazete dahi okuyabildiler. Uzmanlar patlamanın sebebinin bir meteor çarpması olduğunu ileri sürdüler.
Ancak 1927 yılında Rusya’daki bilim insanları patlama bölgesine ulaştıklarında, herhangi bir krater izine rastlamadılar. Birçok bilim insanı; Tunguska Olayı’na sebep olan şeyin gök cismi çarpması olduğunu düşünüyorlar. Hiçbir iz bulunamaması; bir ihtimali, daha güçlü yapıyor; çarpan şey buz kütleli bir kuyruklu yıldızdı ve çarpmanın ardından buharlaşmış olabilirdi. Daha da güçlü olan ihtimal ise; 250-300 km çapındaki bir meteor atmosferin üst katmanlarında patlamış ve dünyaya minik parçaları yağmış olabilirdi. Görgü tanıkları, patlamanın ardından gökyüzünden düşen taş parçalarının sesine benzer bir ses duyduklarını belirtmişler ve Tunguska’dan alınan çürümüş bitki örneklerinin yüksek oranda nikel, demir ve meteor çarpmalarında yaygın olarak bulunan diğer maddelerin atıklarını içerdiği görülmüştü.
Kaynak: Evan A. “6 Bizarre Natural Disasters”, http://www.history.com/news/history-lists/6-bizarre-natural-disasters

BU İŞARETLERE DİKKAT

Önemli Bir Doğa Olayının Habercisi Olabilecek 11 İşaret
Doğanın bizlere verdiği işaretleri doğru bir şekilde yorumlamayı biliyor musunuz? İşte doğa olaylarının habercisi olabilecek 11 işaret…
Birçok insan, doğa olaylarını önceden tahmin etmenin imkansız olduğunu düşünür. Ancak bu düşünce oldukça yanlış! Sanılanın aksine birçok doğa olayı, geçekleşmeden önce belli işaretler gönderir. Değişik bir gökyüzü rengi, tuhaf sesler ya da etrafta koşuşturan hayvanlar… Ülkemizin deprem kuşağında yer alıyor olması, ister istemez bizleri de doğal afetlere karşı duyarlı bir hale getirdi. Biz de sizler için çeşitli doğa olaylarının işaretlerini araştırdık. Eğer bu anlarda ne yapılması gerektiğini önceden bilirseniz doğal afetleri en az hasarla atlatabilirsiniz! İşte çevrenizde gördüğünüzde dikkat etmeniz gereken, bir doğa olayının habercisi olabilecek 11 işaret…

1- J şeklinde ağaçlar
Konu doğal işaretler olduğunda en ilginç işaretlerden biri de J şeklindeki ağaçlar! Bir bölgede J şeklinde ağaçların olması, yaklaşan bir toprak kaymasının habercisi olabilir. Ağaçların gövdesi, zemin kaydığı için bu şekilde büyür. Tabii bu şekilde ağaçlar görüyor olmanız her an bir felaketle karşılaşacağınız anlamına gelmez. Yalnızca bu bölgenin toprak kayması tehlikesi barındıran bir bölge olduğunu unutmamalısınız. Eğer J şeklinde ağaçların bulunduğu bir bölgedeyseniz mümkün olduğunca düz alanlarda vakit geçirmeye özen göstermelisiniz.

2-Yeşil gökyüzü
Gökyüzünün yeşilimsi bir renge bürünmesi, büyük bir fırtınanın habercisi olabilir. Genellikle akşam saatlerinde karşımıza çıkan bu görüntü, güneşin batışıyla birlikte korkunç bir hal alır. Eğer yeşilimsi bir gökyüzüyle karşı karşıyaysanız bir an önce kapalı bir alana girmeli ve elektronik cihazlarınızı kullanmaya ara vermelisiniz.

3-Parçalara bölünmüş deniz
Gelelim en önemli işaretler arasında yer alan parçalara bölünmüş denize! Eğer deniz yüzeyinde tuhaf kareler görüyorsanız bunların çok tehlikeli kıyı-deniz akıntılarından dolayı oluştuğunu bilmelisiniz. Bu akıntılar, her yıl yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine neden oluyor. Böyle bir görüntüyle karşılaştığınızda yapmanız gereken tek şey sudan uzak durmak! Bu akıntılar, insanı kolayca dibe çekebilecek kadar güçlüdür. Dolayısıyla sudan uzak durmak, hayati önem taşıyor.

4-Tuhaf davranan hayvanlar
Eğer hayvanların normalden daha farklı davrandığını düşünüyorsanız bu bir depremin habercisi olabilir. Özellikle kalabalık hayvanların toplu bir şekilde yer değiştiriyor olması depreme yorulur. Böyle bir durumla karşı karşıya kalırsanız panik olmamalı, kendinize bir an önce güvenli bir alan yaratmalısınız.

5-Elektriklenen saçlar
Eğer saçlarınızın ve tüylerinizin diken diken olduğunu hissediyorsanız bu bir fırtınanın ya da şimşeğin habercisi olabilir. Şimşek, belli bir enerji toplanmasının ardından gerçekleşir. Bu toplanma alanına yakınsanız saçlarınızın ve tüylerinizin elektriklenmesi oldukça normal! Yapmanız gereken şey korunaklı alçak bir yer bulmak, tüm metal eşyalarınızı çıkarmak ve kulaklarınızı kapamak.

6-Duvar bulut ve tünel bulut
Duvar bulutu olarak adlandırabileceğimiz alçak, yoğun ve büyük bulutlar, yer değiştirdiklerinde basıncın düşmesine neden olabilirler. Bu durum da kasırgaya yol açabilir. Benzer bir şekilde tünel bulutlar yer yüzüyle temas ettiğinde kasırgaya dönüşebilirler. Böyle bir durumda yapılabilecek en mantıklı şey tüm kapı ve pencereleri kilitledikten sonra bodrum katlarda saklanmak.

7-Güneş’in ve Ay’ın etrafındaki halka
Kimi zaman Ay’ın ya da Güneş’in etrafında belirgin bir ışık halkası görürüz. Aslında bunlar, minik buz parçalarından oluşan sirüs bulutlarıdır. Işık, bu kristallerden yansır. Ancak bu halkaların normalden belirgin olması, bir fırtınanın habercisi olabilir.

8-Çekilen deniz
Eğer bulunduğunuz plajda suyun hızlı bir şekilde çekildiğini fark ediyorsanız bu durum bir tsunaminin habercisi olabilir. Tsunamiler oldukça hızlı hareket ederler. Dolayısıyla deniz çekildiğinde gelen büyük bir dalga görmemeniz oldukça normal. Bunun sizi yanıltmasına izin vermeyin ve hızlı bir şekilde deniz seviyesindeki bölgelerden uzaklaşın.

9-Üzerinize koşan hayvanlar
Eğer hayvanların ve kuşların size doğru ilerlediğini fark ettiyseniz bu durum bir yangının habercisi olabilir. Bu durumda yapılabilecek en mantıklı şey hayvanların tahliyesine yardımcı olmak ve görevlileri aramak olacaktır.

10-Çatlamış kar
Eğer karın yüzeyinde çatlaklar görüyorsanız çığ tehlikesiyle karşı karşıya olduğunuzu söyleyelim! Bu çatlaklar, karın yavaş yavaş aşağıya kaymasıyla oluşurlar. Tabii çığ esnasında işler bu kadar yavaş işlemez! Hatta çığın hızı saatte 320 kilometreye ulaşabilir. Eğer çığa yakalanırsanız yapmanız gereken ilk şey yokuştan uzaklaşmak. O an kayak ya da snowboard kullanıyorsanız hızlı bir şekilde yokuştan inmeyi ve kenara geçmeyi deneyebilirsiniz. Çığdan korunmak için tercih edebileceğiniz bir diğer yöntem de bir ağaca tutunmak ve ardından karın içerisinde yüzerek dışarı çıkmak.

11-Güneş’in etrafındaki ışık patlamaları
Doğal işaretler arasında son işaretimiz olan ışık patlamalarıyla listemizi sonlandıralım! Güneşin etrafındaki ışığın her zamankinden farklı göründüğünü düşünüyorsanız bu durum bir çeşit güneş fırtınasının habercisi olabilir. Güneşin manyetik alanında yaşanan değişikliklerden dolayı ortaya çıkan bu fırtına, insanlar için hiçbir tehlike arz etmez. Tabii kimi zaman elektrik kesintilerine yol açtığını da söylemeliyiz!