SEVGI VE DOSTLUK

Kavgayı bir yaprağın üzerine yazmak isterdim, Sonbahar gelsin yaprak dökülsün diye. Öfkeyi bir bulutun üzerine yazmak isterdim, Yağmur yağsın bulut yok olsun diye.. Nefreti karların üzerine yazmak isterdim, güneş açsın karlar erisin diye.. ve Dostluğu ve Sevgiyi yeni doğmuş tüm bebeklerin yüreğine yazmak isterdim onlarla birlikte büyüsün bütün dünyayı sarsın diye..

KÜÇÜK PRENS KİTABINDAN ALINTILAR

“Küçük Prens” Kitabından Büyük Anlamlar Taşıyan 8 Alıntı

  1. “İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez.”
  2. “En zoru budur. Kendini yargılamak , başkalarını yargılamaktan çok daha zordur. Kendini gerektiği gibi yargılayabilirsen gerçek bir bilgesin demektir.”
  3. “Bazen sevdiklerinizin özgürce uçmasına izin vermeniz gerekir.”
  4. ”Kelebeklerle tanışmak istiyorsam, bir iki tırtıla katlanmayı öğrenmek zorundayım.”
  5. “İnsanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkanlardan her İstediklerini satın alıyorlar. Ama dostluk satılan bir dükkan olmadığı için dostları yok.”
  6. “Örneğin öğlenden sonra saat dörtte gelsen, ben üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım.”
  7. “Büyükler sayılardan hoşlanır. Onlara yeni bir dostunuzdan söz açtınız mı, hiçbir zaman size önemli şeyler sormazlar. Hiçbir zaman: ”Sesi nasıl? Hangi oyunu sever? Kelebek toplar mı?” diye sormazlar. “Kaç yaşındadır? Kaç kardeşi var? Kaç kilodur? Babası kaç para kazanır?” diye sorarlar. Ancak o zaman tanıdıklarını sanırlar onu. Büyüklere: “Pembe kiremitten bir ev gördüm, pencerelerinden sardunyalar, damında güvercinler vardı” derseniz, o evi bir türlü gözlerinin önüne getiremezler. Onlara: “Yüz bin liralık bir ev gördüm” demeniz gerek. O zaman: “Aman ne güzel!” diye bağırırlar.”
  8. “Sahibi olmayan bir elmas bulursan, o elmas senindir. Sahibi olmayan bir ada bulursan, o ada senindir. Bir buluş yaparsan patentini alırsın, buluş senin olur. Mademki yıldızlara sahip olmak benden önce kimsenin aklına gelmedi, yıldızlar benimdir.”

DEĞERLER Mİ? NE DERLER KORKUSU MU?

Ünlü iletişim psikolojisi uzmanı Doğan Cüceloğlu bir seminerinde yere bir parça ekmek koymuş ve “Bu ekmeğe basabilecek birisi var mı?” diye sormuş salondakilere. Hiç ses çıkmamış tabii. “Sahneye gelip bu ekmek parçasına basana 100 dolar vereceğim” diye devam etmiş. Salondan yine çıt yok… Fiyatı artırarak 5000 dolara kadar getirmiş. Bu sırada salonda bulunanlardan birisi, “Hocam, istersen 500 bin dolar ver, yine bize o ekmeği çiğnetemezsin, boşuna uğraşma!” demiş. Doğan Hocam da, “İşte değerler eğitimi budur” diye noktayı koymuş… Para vererek ekmek çiğnetebileceğiniz insan sayısı yok denecek kadar azken, bedavaya yalan söyleyen, dedikodu yapan insanların bu kadar çok olması biraz garip değil mi? Acaba yalan söyleme konusunda bu kadar hassas olamaz mıydık? Veya herhangi bir toplulukta birisi gıybet etmeye başladığında herkes tepki veremez miydi? Yere düşen ekmeği çiğnememek için duyduğumuz hassasiyet, yerlerde sürünen bazı değerlerimiz çiğnenirken niçin kendini göstermiyor acaba?”

MUTLU OLALIM

Ben sana; “Gel beraber mükemmel bir çift olalım, hiç ayrılmayalım, herkes bizi kıskansın.” demiyorum ki.
Gel diyorum beraber insanları boş vererek şarkı söyleyelim. Dört dörtlük söyleyelim de demiyorum ki.
Bilmediğimiz yerleri sallarız Allah ne verdiyse.
Ben sana gel beraber yemek yapalım, mükemmel kekler pişirelim demiyorum ki. Mahvedelim edelim; yemeği de mutfağı da. Ama yiyelim yine de biz yaptık diye.
Sonra gel harika bir hayatımız olsun demiyorum ki. Kavga edelim, ayrılalım. Aşkı kuvvetlendiren ayrılıklar değil midir zaten? İşte, olsun. Sıkıcı bir beraberlik olmasın. Kavga da olsun arada.
Beraber kitap okuyalım, kültürlü iki çift olalım demiyorum ki ben sana. Gel diyorum, beğendiğimiz kitapları alalım kültürlü olmak mı? Boş ver. Zevkimize uygun okuyalım. Sadece beraber okuyalım diyorum.
Sonra ben sana numaradan korku filmi izleyelim böylece bana sarıl, romantik olur demiyorum ki. Gel diyorum, ya komik bir film izleyelim kahkahalarla eğlenelim. Ya da hüzünlü bir filmle gözyaşlarına boğulalım. İçimizden nasıl geliyorsa yani.
Sonra ben sana romantik akşam yemekleri yiyelim, sana çiçekler alırım, öp beni demiyorum ki. Gel diyorum, söyleyelim bir çiğ köfte, yiyelim beraber.
Sonra ben sana gel sinemaya gidelim, güzel filmler izleyelim, gezelim beraber demiyorum ki. Gel diyorum, alalım formaları maça gidelim, bağıralım avazımız çıktığı kadar.
Sonra ben sana karda güzel fotoğraflar çektirelim, kıskandıralım insanları demiyorum ki. Gel diyorum al şu kartopunu fırlatalım beraber milletin kafasına.
Sonra diyorum gezelim kaykayla, basketbol maçı yapalım beraber.
Ben demiyorum ki sana; Mükemmel bir çift olalım, kusursuz, harika anlaşalım. Benim istediğim gibi mükemmel adam ol. Ben diyorum ki sana; gel benimle hayatını yaşa. Kimsen o ol, değiştirme kendini, doğal olalım. Ne istiyorsak onu yapalım.
Gel diyorum bak, söylüyorum.
Gel; boş verelim insanları, keyfimize bakalım, MUTLU OLALIM..

BAHAR TEMİZLİĞİ

Kulpu kırık fincanları,
‘Zayıflayınca giyerim’ kotunu,
Son 5 aydır giymediğiniz kıyafetleri,
Arka balkona tıkıştırdığınız, bir gün yüzünü yenilerim pırıl pırıl olur dediğiniz o sandalyeyi,
Dibi kararmış tencereyi,
Taşındığınız hangi evden kaldığı, hangi kapıyı açtığı artık meçhul olan o anahtarları,
Sırf genç ve güzel çıkmışsınız diye yanınızda o hiç sevmediğiniz tiple poz verdiğiniz fotoğrafı,
Çekmecenin dibindeki müzik kasetlerini (kaset mi kaldı allah aşkına) ATIN
Ohh bir ferahlayın bakalım.
Tamam mı?
Şimdi ihtimalleri atın.
‘Olacaktı, son anda olmadı’ları atın, olmamış işte.
Takılıp kaldığınız o günü, Düşünüp durduğunuz o lafı.
ATIN Küstüğünüz için uzun zamandır görmediklerinizin aklınızda kalan son görüntüsünü, Alındıklarınızın, gücendiklerinizin hiç umurunda olmayan o ‘olayı’ ATIN O hiç beceremediğiniz yemeğin tarifini,
Kestiğiniz eski gazete küpürünü,
İçinizi kemiren o ukdeyi ATIN
Zamanı gelince yiyeceğiniz soğuk intikam yemeğini de dökün. Soğuk yemeğin hiç tadı olmaz.
Cevabı olmayan soruları
Kaçırdığınız fırsatları
Atıldığınız işleri
Beceremediğiniz ilişkileri
Kişisel gelişim kitaplarını
ATIN
Arkanızdan konuşanları,
Önünüzü kapayanları,
Alamadığınız terfiiyi,
Oturamadığınız evi,
‘Şimdiki aklım olsa’ları
Aldığınız en kötü karneyi, Hatta en iyi karneyi,
Çalışmayan saatleri,
İşe yaramayan fikirleri,
Kaçan trenleri,
Zamansız yaşlandıran dertleri,
‘O gün’ olanları,
Halının altına süpürdüklerinizi,
Dolabın dibine iteklediklerinizi
ATIN
Bakın, ne güzel güneş çıktı

MUTLU ÖMRÜN 10 SÖZÜ

Her insan mutlu bir hayat sürmek, kendini mutlu hissetmek ve de huzur içinde ölmek ister. İstemek ile gerçekleştirmek arasındaki fark da işte tam bu noktada devreye girer… Philip E. Humbert adlı bir yazar / yaşam koçu, “İnsanlara mutlu yaşamın anahtarını 10 kuralda toplayacak olsam, hangi deyişleri seçerdim?” diyerek, yaptığı bir çalışma sonrası bir liste hazırlamış. Humbert, hayatı işte bu 10 özdeyişin penceresinden keşfetmiş.

  1. Kendini tanı (Sokrates)
    Kendi içinde yolculuk yap. Günlük tut. Kalbin, gönlün, vicdanın ne diyor? Neyi öne çıkarıyor? Dünyaya bilinçli bakmanın yolu başta bu iç yolculuktan geçiyor.
  2. Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol (Mevlana)
    Dürüst ol, adil ol, hakça düşün. İçinden gelen sesin öne çıkardığı değerleri koru. Hayatta bir şeyleri korumak için ayakta kalmazsan, her şey seni düşürür.
  3. En yukarıda aşk var (Aziz Paul)
    Sesi müziğe dönüştüren aşktır. Aşk olmazsa, sevgi ilişkileri yoksa, özen eksikse, hayatın kuru bir daldan farkı kalmaz.
  4. Dünyayı hayal gücü döndürür (Albert Einstein)
    Yaptığımız her şey hayal kurarak başlar. Hayat herkes için; hayalleri gerçekleştirmek ve yapabileceğinin en iyisi, olabileceğinin en güzeli peşinde gitmektir. Bobby Kennedy’nin sözü gibi: Diğerleri dünyaya bakıyor ve “Neden?” diye soruyor. Ben bambaşka bir dünya düşünüyor ve “Neden olmasın?” diye soruyorum
  5. Fazla güzellik göz çıkarmaz (Mae West)
    Güzel hayat doya doya yaşanır. Mutluluk paylaşılır, hayatı sevme hissi coşkuyla beraber gelir. Ruhun müziğinde “Haydi bastır, göster kendini” temposu vardır. Kibir değil, coşku!
  6. Fırsatlar yakalandıkça çoğalır (Sun Tzu)
    Başarı cesaret ister, başlangıçtaki cesaret sonradan inanca dönüşür. İnanç insanlığa daha iyi hizmet arzusuna dönüştüğünde, fırsatlar yelpazesi yukarı bir seviyede tekrar açılır.
  7. Ya yap ya yapma. Denemek yok! (Yoda -Yıldız Savaşları)
    Hayat seri hareket, karar ve kararlılık gerektirir. Tereddütte kalanlar geride kalır. Hayatın üstüne gitmezseniz, hayat sizin üstünüze gelir.
  8. Mükemmellik, ekleyecek bir şey kalmadığında değil, alınacak bir şey kalmadığında oluşur (Antoine de St. Exupery)
    Hayatınızı basitleştirin. Basite indirge, indirge, bir kere daha indirge… O zaman ne kalıyor ona bak. İstekler listenizi kısa tutun. Kısa tutun ki, odaklanabilesiniz. Güneş ışığına büyüteç tutmak gibi konsantre olmazsanız, hayatı yakamazsınız.
  9. Kabiliyet yoksa sanatçı olmaz, ama çalışılmadıkça kabiliyet hiçbir işe yaramaz (Emile Zola)
    Ancak akıllı, bilinçli ve odağı şaşmayan çabalar sonrası, olası potansiyelin yapabilecekleri gerçekleşir. Elması yontmadıkça elinizde sadece bir taş parçası vardır.
  10. Hayatı yaşamanın iki yolu var. Biri hiçbir şey mucize değilmiş gibi yaşamak… Diğeri her şey mucizeymiş gibi yaşamak (Albert Einstein)
    Humpert eklemiş: Şükretmeyi unutmamak gerek!

ACI GERÇEK

Evime televizyon geldiğinde okumayı unuttum.
Araba kapıma geldiğinde yürümeyi unuttum.
Elime telefon aldığımda mektup yazmayı unuttum.
Bilgisayar evime geldiğinde hecelemeyi unuttum.
Evime klima aldığımda serinlemek için ağaçların altına gitmeyi unuttum.
Şehirde kaldığımda çamurun kokusunu unuttum.
Bankalar ve kartlarla uğraşırken paranın değerini unuttum.
Parfümün kokusuyla taze çiçeklerin kokusunu unuttum.
Hızlı ama zararlı yemeği keşfettiğimde milli yemekleri pişirmeyi unuttum.
O kadar çok koşturdum ki durmayı unuttum.
Ve son olarak whatsapp’ı indirdiğimde konuşmayı unuttum.

BAŞARININ SIRRI

İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu. Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan sadece borçlarıydı. Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan da bir sürü insan ödeme bekliyordu. Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka gitti. Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı.
Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu. ‘Çok üzgün görünüyorsun. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli… Benimle Paylaşmak ister misin?’ diye sordu yaşlı adam. İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, ‘Sana yardım edebilirim’ dedi. Çek defterini çıkardı. İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı. Çeki ona verirken de şöyle dedi: ‘Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al’ dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu.
İşadamı elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza ise John Rockefeller’ e aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına. ‘Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim’ diye düşündü. John Rockefeller’ e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu. Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı. Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı. Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu. Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti.
Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmaya başlamıştı. Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti. Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü. Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı. Hemşire ‘Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir’ dedi. ‘Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor. Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor’ diye ekledi. Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.
İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı. Sanki donmuştu. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı.
Birden, hayatının akışının değiştiren şeyin para olmadığını fark etti.
Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı.
Başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda olanlardır. Başka yerde aramaya gerek yok.
Herkese başarılar dilerim.
Alıntı.

BİR GÜN SUSMAYI ÖĞRENDİM

Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım.
Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı. Babam akşamları eve yorgun dönerdi.
Ben bütün gün evde sıkılır, onun gelişini iple çekerdim. Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim.
Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla. Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım.
Babam sinirlenir, ‘Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!’ derdi. Annem de ‘Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturmayacaksın babanla?’ diye çıkışır, beni odama gönderirdi.
Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan, ‘Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım.’ diye bağırmaya devam ederdi.
‘Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık’ derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim.
Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli bir şey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı.
Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı. Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım.
Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; ‘Bak, böyle uslu uslu oyna işte.’ diyordu.
Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu.
‘Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.’ diye komşulara anlatıyordu annem halimi.
Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem ‘Odanı topla! ‘diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum.
Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum.
Annem odama gelip ‘Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım. ‘ dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden
alırsa ben ne yapacaktım?
Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım.
Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı. Hım, dedi ‘Çok güzel olmuş.
Bu adam benim herhalde.’ dedi. Ben ‘Hayır o adam değil, bu çocuk sensin. ‘dedim.
O ‘Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın. ‘dedi.
Ben yine ‘Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.’ dedim.
Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: ‘Peki neden bizi küçük çizdin?’ dedi. Heyecanla başladım anlatmaya.
Ben büyüyüp adam olacağım.
İş bulup çalışacağım.
Siz yaşlanıp küçüleceksiniz.
Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız.
Ben işten geldiğimde yorgun olacağım.
Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda iş yerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile.
Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde ‘Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.’ diyeceğim.
Ve bir de bağıracağım ‘Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar’ diye.
Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
Duyduklarına inanamıyorlardı..
Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi.
Farkında’ Olmalı İnsan…
Kendisinin, Hayatın Olayların,
Gidişatın Farkında Olmalı.
Ömür Dediğin Üç Gündür, Dün Geldi Geçti Yarın
Meçhuldür, O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür, O Da Bugündür.

BEN

Ben
Hep kendimize başkalarının gözünden bakıyoruz.
Beni sevecek mi?
Beni beğenecek mi?
Beni anlayacak mı?
Yoksa beni bırakıp gidecek mi?
Bizi en çok kısıtlayan şey başkalarına göre yaşıyor olmamız.
Oysa önemli olan bizim kendimizi nasıl hissettiğimiz, kendimizi ne kadar çok sevdiğimiz değil mi?
Beni sevmezse sevmesin.
Ben kendimi seviyorum.
Beni beğenmezse beğenmesin.
Ben kendimi beğeniyorum.
Beni anlamak istemiyorsa anlamasın.
Ben kendimi anlamaya çalışıyorum.
Beni bırakmak mı istiyor?
Bıraksın.
Ben’im Ben’den başka kimseye ihtiyacım yok.
(Alıntı)

GÜVEN DUYGUSU

Güven duygusu tarifi izah edilmeyecek derecede değişik bir duygudur. İnsan ömrünün ilk çağlarında, bu duygu çok fazla gelişir. Çünkü başkalarına muhtaçsındır ve başkaları ihtiyacını giderdiği sürece güven duygun da paralel olarak ilerler. Kendi ayaklarının üzerinde durmaya başladığın ilk zamanlarda -ki bu genelde ergenlik zamanına denk gelir- çevrende yüzüne gülen, sana en ufak yardımı dokunan herkese sonsuz güvenirsin. Zamanla, güvendiklerinin hiç de sandığın gibi olmadığını görürsün. Sonra onlardan uzaklaşır, güvenebileceğini düşündüğün başkalarıyla karşılaşırsın. Bir süre sonra aynı sonla yine karşılaşırsın. Bir süre bu kısır döngüde ihanetlere uğrayarak döner durursun, büyük ya da küçük ihanetler. Tabii bu döngü esnasında güven duygun yıpranmış, zedelenmiş, ciddi hasar görmüştür. Yaşın ve yaşadıkların belli düzeye eriştikten sonra güven duygusunun da çok farklı boyutlarına ulaşırsın: Kimseye güvenememe! İşte o durumdan sonra birilerine güvenmeyi, birilerine yaslanmayı ne kadar istesen de başaramazsın. Dünyanın en iyi insanı ile tanışsan bile “Ya bu da onlar gibi olursa?” diye düşünürsün. Sonra da kuralına göre oynamaya başlarsın, büyük bir boşluk içinde. Hala güvenebildiğin insanlar varsa onları iyi sakla! Ama onlarsız olmayı da öğren! Çünkü her an gidebilirler.
Alıntı

NEVŞEHİR İLE İLGİLİ BİLGİ…

Yıl 1943. Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok. Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır:
“Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.”
Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

  • Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu ?
  • Alıyorum.
  • Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten.
    23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur.
    Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir. O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, bin bir güçlükle üstesinden gelir. Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da” zihniyeti var. O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, ülkesine gram faydası olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır. İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İdare Sandığı” yazar.
    Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar. Kütüphaneye de bir yazı asar:
    “Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.”
    Köydeki çocuklar şaşırır. Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var. Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.
    “Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.
    Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir. Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca’nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir. Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar. Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor. Zenith ve Singer’e mektup yazar:
    “Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım” der.
    Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti).
    Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “Kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir. Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e “Eşekli Kütüphaneci” Mustafa GÜZELGÖZ ve eşeğinin heykelini dikerler. Girişimcilik ne biliyor musun? Bulunduğun yere yenilik katmalısın. Mutlaka adım atmalısın. Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş. İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir. Bakın Nevşehir’den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama… Mustafa GÜZELGÖZ ve eşeğinin heykeli var.

DİKKAT TESTİ

“Zaman zaman dikkatim dağılıyor, hafızam çok zayıfladı” diye üzülen arkadaşlar, ilk önce çok çetrefil görünen aşağıdaki yazıyı bir müddet sonra kendiliğinizden okumaya başlayacak, beyninizin ne kadar harika bir cihaz olduğunu anlayıp moral bulacaksınız. Mutlaka deneyin… Sonuç sizi de şaşırtacak.

8U M354J 21HN1M121N N3 K4D4R
H4R1KUL4D3, 3TK1L3Y1C1 53YL3R
Y4PT1Ğ1N1N K4N1T1D1R.
845L4NG1ÇT4 0KUM4K 20RDU,
F4K4T 51MD1 8U 54T1R1 Z1HN1N12
K4F4 Y0RM4D4N 0T0M4T1K 0L4R4K
0KUY481L1Y0R D3Ğ1L M1?
GURUR DUY4B1L1R51N1Z!
S1RT1N121N S1V42L4NM451N1
H4K3D1Y0R5UNUZ! 83Ğ3ND1YS3N1Z
V3 0KUY38İLDİY53NİZ 5İZ D3 PA4YL4ŞI

LİSE ARKADAŞLIKLARI

Lise Arkadaşlıklarının Ömür Boyu Sürmesinin 16 Sağlam Nedeni
İyi ya da kötü lise yıllarımızı hatırlamaktan hep mutlu oluruz. O dönemlerdeki hüzünlü hallerimiz bile şuan yüzümüzde bir tebessüm oluşmasına yol açar. Öyle ki, pilav günlerine gitmemizin ve Facebook gruplarına katılmamızın en büyük sebebi de budur. Eskiyi yad etmek.
Lise arkadaşlıkları ise başımıza gelen en güzel şeylerden biridir. İlk aşk acımızı çektiğimiz, ailemizle büyük kavgalar ettiğimiz, tarz giyinmek uğruna kendimizi heder ettiğimiz o karmaşık dönem ancak sağlam arkadaşlıklar sayesinde zararsız bir şekilde geçebilirdi.
Lise bitti diye, dostluklar da bitti mi? Kesinlikle hayır. Aksine bağlar daha da güçlendi. Fiziksel olarak yan yana olamasak bile duygusal olarak hiç ayrılmadık.
Peki, lise arkadaşlıkları neden bir ömür boyu sürer? İşte size 16 neden:

  1. Öncelikle, aradan yıllar geçmesine rağmen hala arkadaşsınızdır
    İnsanları birbirine bağlayan en önemli etkenlerden biri de beraber yaşadıkları zorluklardır. Beraber girdiğiniz matematik dersleri, size takan hocalar ve karmakarışık ergenlik yılları. Bunlar gibi birçok badireyi atlattıktan sonra, geriye pırlanta gibi bir dostluk kalır.
  2. Lise arkadaşlarınız sizin her şeyinizi bilir
    Hatta lise arkadaşlarınız sizi sizden daha iyi biliyorsa şaşırmayın. Hiç çaba harcamadan yüzünüzdeki ifadeden aklınızı okuyabilirler.
  3. Bilgisayarınızın en değerli klasörü lise arşivinizdir
    Yıllar boyunca çekilen onca fotoğrafın bulunduğu klasörünüzden bahsediyoruz. Başkalarına kesinlikle gösterilmeyen, sadece tekrar bir araya gelindiğinde açılan, utancın kahkahalara dönüştüğü dosyalar.
  4. Uzun bir aradan sonra ilk defa görüştüğünüzde, sanki dün berabermiş gibi konuşursunuz
    Aylar sonra ilk defa buluştuğunuzda bile, sanki daha dün görüşmüş gibi hissediyorsanız en değerli arkadaşlıklardan birine sahipsiniz.
  5. Ödünç aldığınız hiçbir eşyayı geri vermek zorunda hissetmezsiniz
    “Kaçmıyoruz ya” edasıyla aldığınız ve “Geri veririm sonra” diye bir anlık da olsa gönül rahatlattığınız eşyaların çoğu hala sizdedir. Sizinkiler de onlarda.
  6. Sizi rezil edecek birçok şey bilirler
    Lise arkadaşlarınız, gençlik döneminizdeki utanç verici hallerinizin bulunduğu bir kasa gibidirler. Size takılan lakapları, tüm sınıfın önünde rezil oluşunuzu ve tarz amacıyla giydiğiniz o kıyafetleri hep hatırlatırlar. O sır dolu kasanın sizin izniniz olmadan açılmayacağını bilmenize rağmen, bu bilgiler yine de tehdit amaçlı kullanılabilir.
  7. Sizi asla yargılamazlar
    Nasıl bir ergenlik dönemi atlattığınızı bildikleri için yaptığınız her hareketin sebebini bilirler. Bu yüzden de sizi diğer insanlar gibi yargılamazlar. Ama en dürüst eleştiriler de onlardan gelir. Çünkü sizin kötülüğünüzü düşünmediklerini adınız gibi bilirsiniz.
  8. Başkalarının anlamadığı bir sürü geyik muhabbetiniz vardır
    Yıllarca bir arada olmanın kaçınılmaz sonucu olarak, aranızda yeni bir dil oluşur. Siz yaptığınız esprilere katıla katıla gülerken, başkaları sizin deli olduğunuzu düşünebilir.
  9. En çok onların yanında kendiniz gibi davranırsınız
    Üniversitede ya da işinizde tanıdığınız ve yanlarında rahat hissettiğiniz arkadaşlarınız mutlaka vardır. Ama eminiz, lise arkadaşlarınızın yanındayken yaptığınız o garip hareketleri başka hiçbir yerde yapamazsınız.
  10. Platonik aşklarınızı ve bütün eski sevgililerinizi bilirler
    Kimden hoşlandığınızı siz onlara söylemeden anladıkları için her şeyi anlatmak zorunda kalırsınız. Zaten o yaşlarda başkalarının fikirlerini duymak ve ortak karar vermek arkadaşlık bağları için çok önemlidir.
  11. Zaman geçtikçe yaşadığınız olaylar daha efsanevi gelir
    Belki defalarca konuştuğunuz lisedeki olayları, tekrar tekrar birbirinize anlatabilirsiniz. Nostaljinin gücü müdür bilinmez ama her seferinde olaylar size daha ilginç gelir.
  12. Lisenizdeki diğer insanlar hakkında konuşmayı asla bitiremezsiniz
    Lisedeki diğer arkadaşlarınız hakkında dedikodu yapmak kadar eğlenceli çok az şey var. Kim nerede, ne yapıyor, hangi okula gitmiş, hangi işe başlamış, kimle evlenmiş gibi konuların modası asla geçmez.
  13. Ailenize anlatamadığınız birçok konuyu onlara anlatırsınız
    Ailelerimizle konuşamayacağımız birçok konu vardır. Bu konuları anlatabileceğimiz ilk kişiler ise lise arkadaşlarımızdır. Bu paylaşımın oluşturduğu bağ ise yıllar geçse bile eski sağlamlığını korumaya devam eder.
  14. İlk gönül yaranızı beraber sardınız
    Nasıl olur da ilk aşk acınızda yanınızda olan insanlarla ömür boyu arkadaş kalmazsınız!
  15. Terapi deyince akla ilk onlar gelir
    Aranızda kilometrelerce mesafe olsa bile, ruh halinizi rahatça anlatabileceğiniz tek insanlardır. Anlattığınız kişileri hiç görmemiş olsalar bile.
  16. Hepsinden öte, aile gibisinizdir
    Acı tatlı geçen onca yılın küllerinden doğan bu bağ, arkadaşlıktan daha öte bir histir. Bu duyguyu ancak ailenize karşı duyduğunuz hisle kıyaslayabilirsiniz.

ÜÇ ŞEY

Hayatta bir kez gittiğinde asla geri dönmeyen üç şey
Zaman, Sözcükler ve Fırsattır
Hayatta hiçbir zaman kaybedilmemesi gereken üç şey
Barış, Umut ve Dostluktur.
Hayatta en değerli üç şey
Sevgi, Kendine güven ve Arkadaşlardır
Hayatta hiç emin olunamayacak üç şey
Düşler, Başarı ve Zenginliktir
Hayatta insanı geliştiren üç şey
Çok çalışma, samimiyet ve başarıdır
Hayatta insanı mahveden üç şey
Cesaretsizlik, gurur ve öfkedir

FARKINDA MISINIZ?

Mallarımız arttı, keyfimiz azaldı.
Daha büyük evlerde, ama daha küçük ailelerle yaşıyoruz.
Konforumuz arttı, ama zamanımız daraldı.
Diplomamız bol, ama sağduyumuz az.
Uzmanlıklar arttı ama problemler çoğaldı.
İlaçlar çoğaldı, hastalıklar arttı.
Çok para harcıyoruz, ama az gülüyoruz.
Akşam geç geliyoruz, sabah yorgun kalkıyoruz.
Az kitap okuyor, çok televizyon izliyoruz.
Çok konuşuyor ama az gönül veriyor ve bol yalan söylüyoruz.
Para kazanmayı öğrendik, ama yuva kurmayı beceremedik.
Aya kadar gidip dönmeyi biliyoruz, ama komşumuza uğramak için karşı sokağa geçmiyoruz.
Uzaya ulaştık ama kendi iç derinliklerimizden habersiziz.
Havayı temizledik ama ruhları kirlettik.
Atomu parçaladık, önyargılarımızı yıkamadık.
Çok yazıyor, ama az gelişiyoruz.
Daha çok plan yapıyor ama daha az sonuç alıyoruz.
Acele etmeyi öğrendik, ama sabırlı olmayı asla.
Gelirimiz arttı, karakterimiz zayıfladı.
Tanıdıklar çoğaldı, ama dostlar eksildi.
Çabalar arttı ama mutluluklar azaldı.
Daha mutlu olabilmek için somurtarak çalışıyoruz.
Varlığımızı arttırdık ama değerlerimizi kaybettik.
Ve nihayet;
Hayata yıllar ekledik, yıllara hayat katamadık.
Alıntı

HAYIR, DEMEYİ BİLMEK

Sen neyi kabul ettin istemeden, ya da hayır diye haykırırken için, dilin neden her şeye evet dedi.
İstemediğine, sevmediğine, yanlış olana, zamansız gelene, kabul görmediğine…
Hayır diyebilmek doğruların için, belki de doğruya yöneltmek için.
Kemikleşmiş hataların çözümü, ama çoğu insanın başaramadığı bir meziyet.
Ertelemenin kolay, sessizliğin marifet, evet cevabının gerekli olduğunu savunanlar, hayır demenin sonucunu keşfetmeyenlerdir.
Hangi eksikliğini onay cümleleri ile kapatmak zorunda kaldın.
Zihninin içindeki savaşlar sussun diye neden kabul ettin istemediklerini.
Hayır diyemediklerini neden uzunca zaman yük ettin.
Neden diyemedin.
Oysa her şeyin en kısa yoluydu istemediğini söylemek.
En kısa yoldu hayır demek.
En değerli olandı kabul etmediğini dile getirmek.

DOST BİR BİLGEDEN TAVSİYELER

1-İnsanlar, mekanlar, veya alışkanlıklar dahil tüm negatif enerji kaynaklarından kurtulun.
2-Olaylara farklı açılardan bakın.
3-Bugünü yakalayın; Dün gitti, yarın da belki hiç gelmeyecek.
4-Ailemiz ve dostlarımız gizli hazinelerimizdir, bu zenginliğin keyfini çıkarın.
5-Hayallerinizin peşinden gidin.
6-Keyfinizi kaçırmaya çalışanları görmezden gelin.
7-Eyleme geçin.
8-Çok zor gözükse de uğraşın, o zaman daha kolay gözükecektir.
9-Tekrar etmek mükemmellik getirir.
10-Yarı yollarda vazgeçenler asla kazanamazlar, kazananlar asla yarı yolda vazgeçmezler.
11-Okuyun, çalışın ve en önemlisi hayata dair her şeyi öğrenin.
12-Olacakları öngörmeye çalışmaktan vazgeçin.
13-Her şeyden çok isteyin.
14-Yaptığınız her şeyde mükemmel olmaya çalışın.
15-Hedeflerinize yönelin ve onlar için savaşın.

DOSTLAR IRMAK GİBİDİR

Kiminin suyu az, kiminin çok
Kiminde elleriniz ıslanır yalnızca
Kiminde ruhunuz yıkanır boydan boya
İnsanlar vardır; üstü nilüferlerle kaplı,
Bulanık bir göl gibi
Ne kadar uğraşsanız görünmez dibi.
Uzaktan görünüşü çekici, aldatıcı
İçine daldığınızda ne kadar yanıltıcı
Ne zaman ne geleceğini bilemezsiniz
Sokulmaktan korkarsınız, güvenemezsiniz
İnsanlar vardır; derin bır okyanus
İlk anda ürkütür, korkutur sizi.
Derinliklerinde saklıdır gizi,
Daldıkça anlarsınız, daldıkça tanırsınız;
Yanında kendinizi içi boş sanırsınız.
İnsanlar vardır, coşkun bir akarsu
Yaklaşmaya gelmez, alır sürükler.
Tutunacak yer göstermez beyaz köpükler
Ne zaman nerede bırakacağı belli olmaz;
Bu tip insanla bir ömür dolmaz.
İnsanlar vardır; sakin akan bir dere
İnsanı rahatlatır, huzur verir gönüllere.
Yanında olmak başlı başına bir mutluluk.
Sesinde, görüntüsünde tatlı bir durgunluk.
İnsanlar vardır; çeşit çeşit, tip tip.
Her biri başka bir karaktere sahip.
Görmeli, incelemeli, doğruyu bulmalı.
Her şeyden önemlisi insan, insan olmalı
İnsanlar vardır; berrak, pırıl pırıl bir deniz.
Boşa gitmez ne kadar güvenseniz.
Dibini görürsünüz her şey meydanda.
Korkmadan dalarsınız, sizi sarar bir anda.
İçi dışı birdir çekinme ondan.
Her sözü içtendir, her davranışı candan
Can Yücel