Saygıyla Anıyoruz

Türkiye 9. sınıf öğrencisi 3 gencin Yazdığı Yazıyı Konuşuyor..!
Atatürk’ün hep “kahraman” olduğunu söylediler bize… Düşmanları nasıl yendiğini, ulusunu karanlıktan aydınlığa nasıl çıkardığını, yurdu nasıl kurtardığını, zaferden zafere nasıl koştuğunu, yurtsever biri olduğunu ve ulusu için neler yaptığını, her başarıyı kendisine değil de ulusuna mal ettiğini, dünyaya hükmeden kararlı bir devlet adamı olduğunu anlattılar. Her söyleyen, her söylediğinde gerçekten de haklıydı. O, bizim için hep ulaşılmaz, hep ayrıcalıklı biriydi.
Atatürk’ü bir “kahraman” olarak değil de bir “insan” olarak düşündünüz mü hiç? Oysa O, saydığımız tüm üstün niteliklerinin yanında bir “insandı”. O da bizim gibi banyo yapan, yemek yiyen, pijama giyen, ağlayan, üzülen, gülen, seven birisiydi. Herkes gibi O’nun yaşamında da hırslar, heyecanlar, öfkeler, iniş ve çıkışlar vardı.
Renkli bir kişiliği vardı… Erleriyle sigara içip sohbet eden, köylüyle ayran bölüşen, şekerli kahve içen, fal baktıran, gecelik entarisi giyen, bağdaş kuran sade bir vatandaştı. Yemek seçmez, sofraya gelen her yemeği yerdi. Karnıyarığı, kuru fasulyeyle pilavı, gül reçelini ve kavrulmuş leblebiyi çok severdi.
Arkadaşlarıyla sokaklarda korumasız yürüyen, Lebon’a pasta yemeye, Rejans’a Borç çorbası, Vefa’ya boza içmeye giden, aklına eseni yapmayı seven, özgür ruhlu bir entelektüeldi.
Gramofonunu başucundan ayırmayan, vals ve tangoya bayılan, balolarda genç kızların en gözde kavalyesi olan bir salon adamıydı. Bir iğde ağacının kesilmesine üzülen, bir tayın ölmesine ağlayan, doğayı seven, ulu bir çınarın görkemiyle büyülenen ve bir dalının bile kesilmesine gönlü elvermeyen bu nedenle de o yılların teknolojik olanaklarıyla bir binayı yerinden 4. 80 metre kaydırtan bilinçli bir çevreci, insan sevgisiyle dolu bir askerdi.
Sık sık Sarayburnu’na giderek halkın arasına karışmayı ve onlarla birlikte müzik dinlemeyi çok severdi.
O’na Sarı Paşa derlerdi… Kararlı bir devlet adamı sertliğine ve cesur asker kişiliğine karşın, özel yaşamında çok duygusaldı.
Belki de küllenmemiş aşklarıyla geçmişe özlem duyan, sık sık gözleri dolan bir adamdı… Selanik’teki çocukluk aşkını ve Fikriye’yi hiçbir zaman unutamadı. Başka aşklar da yaşadı. O’na neredeyse dönemin bütün kadınları âşıktı. Kadınlar, gazeteden kestikleri fotoğrafını, göğüslerindeki madalyonlarda taşırdı. Eşi Latife Hanım da genç kızlığında, Paris’te yayımlanan bir dergiden Paşa’nın fotoğrafını kesip madalyonuna koymuştu. Bunu da ilk karşılaştıklarında Mustafa Kemal’e göstermişti. Bu durum, romantik Mustafa Kemal’i, fazlasıyla duygulandırmıştı. O, genç kızlar için düş kurup özledikleri ve bir türlü ulaşamadıkları beyaz atlı bir prens, mavi gözlü çok yakışıklı bir asker, düşlere giren bir masal kahramanıydı.
Atatürk, tüm insanlara değer verirdi; ama kadına ve kadın haklarına verdiği değer kuşkusuz tartışılamazdı. Kadını kadın olarak değil de Avrupalılar gibi insan olarak görürdü. Onların eğitimini önemli bulurdu. Kadınların erkeklerden daha bilgili, daha aydın, daha verimli olmaları gerektiğini söylerdi. Kadınları geri kalmış toplumların uygar olmadığını düşünürdü.
Cumhuriyetin ilanından sonra Tarsus’a gittiğinde O’nu karşılayanlar arasında Kurtuluş Savaşı kahramanlarından iri yapılı, yağız çehreli Adile Çavuş da vardı. Adile Çavuş saygı, sevgi ve coşkusundan Atatürk’ün önünde yere kapanır, ağlayarak toprağı öper. “Bastığın toprağa kurban olayım Paşa’m! ” der. Atatürk, Adile Çavuş’un elinden tutarak onu yerden kaldırır. “Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.” der ve toplumun anası olarak gördüğü kadını yerden kaldırır.
O, Türk kadınına örnek olsun diye seçtiği, Sorbon’da eğitim gören modern Latife Hanım’la olan evliliğinde çok mutsuz oldu. Bu evliliği sürdüremeyeceğini anlayınca çaresiz kalıp boşandı, kendini bekarlığa mahkum ederek bir daha evlenmemeye and içti. Eşinden ayrıldığı gün gramofonda Sadettin Kaynak’ın şu şarkısını dinleyip ağladı.
Gördüm seni bir gün yeni açmış güle döndüm.
Coştum, şakıyıp aşk okuyan bülbüle döndüm.
Bak ayrılığın şimdi karanlık kucağında
Bir bağrı yanık, boynu bükük sünbüle döndüm.
Ömrü boyunca evlat özlemiyle yanıp tutuşarak manevi çocuklarıyla avundu… Cumhurbaşkanı oldu; ama mutlu bir aile reisi olamadı.
O’nu çoğu kez kahraman bir asker, başarılı bir devlet adamı, kararlı ve cesur bir devrimci, çağdaş bir halkçı, ender rastlanan bir deha; şık giyinen, yakışıklı bir lider fotoğrafı olarak tanıdık, sevdik ve anımsadık…
O, koyduğu eşyaların yerinin değişmesini sevmeyen, değişiklik yapılacaksa bunu yalnızca kendisinin yapması gerektiğini düşünen birisiydi. O’nun doğasında kendisi seçmek ve düzenlemek, kendi istediği yere koymak vardı.
Oysa O, bütün bu değerlerinin arkasında gizlenen, utangaç, ârif, duygulu, seçkin zevkleri ve sanat tutkusu olan, milyonların arasında yaşayan birisiydi.
Kimi zaman acı, kimi zaman özlem çeken, kimi zaman ağlayan, kimi zaman pişmanlıklarla sarsılan bir yalnız adamdı. Bazen bir çocukla gülen, köpeğiyle dertleşen, atıyla yalnızlığını paylaşan bir yalnız adam. O, gerçekten yalnız mıydı? Devrim yapan her lider biraz yalnız değil midir? Halkından hiç kopmayan, halkla arasında perde olmasın diye koruma bile kabul etmeyen bir yönetici nasıl yalnız olabilirdi? Çiftlik’ten tohum almaya gelen köylülerle konuşan, şakalaşan bir halk adamı yalnız olabilir miydi?
Değil yaşarken, öldükten sonra bile yalnız kalmadı. Norveçlilerin “Atatürk gibi olmak” diye bir deyimlerinin, tüm dünyada “Atatürk çiçeği” adıyla bilinen bir çiçeğin olduğunu hepimiz bilmiyor muyuz? Yunan Başkomutanı Trikopis, her “Cumhuriyet Bayramı”nda Atina´daki Türk Büyükelçiliğine giderek Atatürk`ün resminin önüne geçip saygı duruşunda bulunurmuş. Düşmanlarının bile saygı gösterdikleri ulu bir devlet adamı yalnız olabilir mi hiç?
Haiti Cumhurbaşkanı, mezar taşının üzerine “Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm.” cümlesinin yazılmasını vasiyet etmiş. Vasiyeti de yerine getirilmişti. Bu vasiyet bile Ata’mızın hâlâ yaşadığını ve yalnız olmadığını kanıtlamaya yetmez mi?
Ne yapmak istediğini çok iyi bilirdi O. Adaletliydi. Başkalarını dinlerdi. Gazete kağıdına sardığı tütünü içmeye çalışırken eli yanan ve bu yüzden de kendisine söven bir köylüyü tutuklayıp yargılayanlara, “Bırakın o adamı, onu mahkemeye vereceğinize doğru dürüst sigara içmesini temin edin.” deyip köylüyü serbest bıraktırmıştı. Hoşgörülüydü. Bilet almadan yolculuk yapan ve bunu mebus ayrıcalığı olarak gören milletvekillerine kızar ve onları çok ayıplardı.
Toplantılarda sık sık görülmezdi; ama toplantıları kendi yaratırdı. Bir halk toplantısında, kendisine “Paşa’m, size diktatör diyorlar, ne dersiniz?” sorusunu yönelten gence, “Ben diktatör olsaydım, sen bana şimdi bu soruyu soramazdın! “yanıtını veren Sarı Paşa akıllı, hazırcevap bir yöneticiydi.
Türk ulusunun Ata’sı, kurtarıcısı, kahramanı, Cumhuriyet’in mimarıydı. Milyonlarca seveni, uğruna öleni, yoluna baş koyanı vardı.
Ömrünü ulusuna adadı, yüreğinde hep acıyı taşıdı, özel yaşamında ıssızlığı yaşadı… Aşklarını içine gömdü, baba olamadığı için çok üzüldü.
Bedevi bir falcının kehanetini 26 yıl içinde sakladı ve ondan çok etkilendi. Cumhurbaşkanlığının 15 yıl süreceğini, ne zaman öleceğini çok iyi biliyordu…
Savaşta yüz binlerce düşmanla çarpışıp onları yok etti; ama ölmek üzere olan atını vuramadı. Köpeği Foksi ölünce, onun doldurulmuş bedenini görmeye dayanamadı. Yeşile ve maviye tutkundu, kesilen bir ağaç için yas tutardı. Çankaya’dan Meclis’e giden yolun üzerindeki iğde ağacına sanki âşıktı. Bu benim ağacım der, gelip geçerken o ağacı selamlardı. Yol yapımı nedeniyle kesilen o ağaca çok üzülmüştü. Onu, bozkır Ankara’yı yeşile dönüştürecek bir umut simgesi olarak görmüştü. Çankaya Köşkü’nün bahçesindeki ağacı kesen bahçıvanın işine son verilmesini; ama bahçıvana başka bir iş bulunmasını söylemişti.
Şarkılardan fal tutar, aşk ve özlem şarkıları çalınırken ağlardı. Özgür ruhuyla, bazen ortalardan kaybolmak ister, bir sade vatandaş gibi yaşamanın özlemi ve coşkusuyla, otomobilinden inip hareket etmek üzere olan trene atlar, tramvaya binip Beyoğlu’na çıkar; aklına esti mi türkü söyler, coştu mu zeybek oynar, erleriyle güreş tutar, gece yarısı mutfağa inip aşçısıyla omlet ya da yakınlarının pek sevdiği menemene benzer bir yumurta yemeği yapardı.
Sofrasında oturup da düşüncelerini söyleyen insanları cesaretli olarak görmez, üstelik söylemeyenlere çok kızardı. Bir şeye karar vermeden önce herkesin düşüncesini alırdı.
Ankara’nın değişik yerlerinden gelen konukları kabul eden Latife Hanım’ın kabul günlerine O da arkadaşlarıyla katılırdı.
Florya’da kaldığı günlerde, halkın arasında denize girerdi. Çocuklarla şakalaşır, gençlerle söyleşir, sandala binip saatlerce kürek çekerdi. O’na pencereden el sallayan tanımadığı yaşlı kadınların yalısına sandalını yanaştırıp kahve içmeye giderdi. Onlarla saatlerce söyleşirdi. Bir şenliğe rastlasa “Galiba burada bir düğün var.” deyip sünnet çocuklarını ya da gelinle damadı ziyaret eder, onlara armağanlar verirdi. Bazen de rastgele bir kapıyı çalıp Tanrı misafiri olur, onlarla birlikte sofralarında pilava kaşık sallar, dertlerini dinlerdi.
Bir Adanalı kadar sıcakkanlı; Karadenizli olmamasına karşın, bir Karadenizli kadar cana yakın, bir Aydınlı kadar oturaklıydı. Kısacası O, Anadolu insanının mayasından, onun kumaşındandı.
Kendisini Türk ulusunun öğretmeni olarak görürdü.
Yakın arkadaşı Behçet Kemal Çağlar’dan, kendisinde gördüğü nitelikleri anlatan bir şiir yazmasını istemişti. Yarım saat sonra şiiriyle dönen ve Atatürk’ün yiğitliği, zaferleri ve devrimlerini bir bir dile getiren ünlü ozana, “Olmamış. Sen benim asıl niteliğimi yazmamışsın. Benim asıl niteliğim, öğretmenliğim, ben ulusumun öğretmeniyim, bunu yazmamışsın. “demiş ve buna da çok üzülmüştü.
Atatürk aslında öğretmen değil, dünyada “Başöğretmen” olarak kabul gören tek liderdi. Bir geometri kitabı yazmıştı. “Üçgen, açı, dikdörtgen …” gibi tam 48 geometri teriminin Türkçe ad babasıydı. Bu yönüyle de Mustafa Kemal, gerçekten bir öğretmendi.
En büyük düşü bir dünya turuna çıkmak, Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmekti. Çok çalışkandı. Onun için çalışma saati diye bir şey yoktu. Yapacağı işi bitirinceye kadar uyumadan, dinlenmeden, yemek yemeden çalışırdı. Uykunun dostu değildi. Zaman zaman geçirdiği kısa hastalıklar bir yana, sabah güneşini görmeden yatağına girmez ve uyumazdı. Uykuda geçirdiği zamana acırdı. Başladığı kitabı çok sevmişse onu bitirmeden uyumazdı. Binlerce kitabı vardı; ama bunlardan birini, Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanını cephede bile başucundan ayırmazdı.
Giyimiyle ve ev düzeniyle yakından ilgilenirdi. Gömleklerinin hepsi beyazdı, başka renk gömlek giymezdi. Lacivert kıyafeti hiç sevmezdi. Çok şık giyinirdi. Takım elbiselerinin modellerini hep kendisi çizerdi.
Sabah kahvaltısını yapmak istemez, yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanın üzerine bağdaş kurup oturur ve kahvesini içerdi. Eğri duran eşyaları düzeltmeden rahat edemezdi.
Yufka yürekliydi. Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz, böyle durumlarda sırtını dönerdi.
Sportmen bir kişiliği vardı. Her gün at biner, yüzmeye gider, kürek çeker ve tavla oynardı. Kısacası spor yapmayı çok severdi.
Değişik bir insandı..
Alçakgönüllüydü; ama hiç de uysal değildi, sertti. Yaşamı zor olaylarla geçmişti.
Her şeyi kazanarak elde etmek ister, hak etmediği hiçbir koltuğa oturmazdı. İstanbul Üniversitesinin bir salonunda yapılan açılış törenine katılmıştı. Herkes tahta iskemlelere, O da kendisi için hazırlanan kırmızı renkli süslü koltuğa oturacaktı; ama oturmadı. Yanındaki profesörlere bakarak “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk yalnızca sizlere layıktır.” dedi.
En kıdemli profesörü o koltuğa oturtup programı tahta iskemlede izledi. Böylece dünya lideri olmanın yolunu da herkese göstermiş oldu.
Yoğurda “yuğurt”, tabancaya “tapanca”, sarhoşa “sarfoş”, derdi. Kendini övenleri ve yağcıları hiç sevmezdi. Lafı uzatanların sözünü “yani” diyerek keser, anlamsız sorulara sinirlenirdi. İlk mecliste, bir oturum sırasında üyelerden birinin “Paşam, laikliğin ne anlama geldiğini anlamadım, anlatır mısınız?” sorusuna çok kızmıştı. Elini kürsüye vurmuş, soruyu soran din bilgini üyeye, “Adam olmak demektir hocam, adam olmak!” diye yanıt vermişti.
Herkese “çocuk” demeyi pek sever, armağan vermeye bayılırdı. Durup dururken odasına çıkar ve çok özel, seçkin, şık eşyalarını sofradaki dostlarına seve seve dağıtırdı. Eli çok açıktı. Kimine kravat, kimine gömlek, kimine kürk hediye ederdi. Sofradakiler bu özel armağanların değerinden çok, Atatürk’ten armağan aldıkları için sevinirlerdi.
Bazen de cimriliği tutardı… Gardırobundaki on beş – yirmi zarif kalpağı arkadaşlarının başına tek tek yerleştirir sonra da ” lıh… Veremeyeceğim…” der, kalpaklarını geri alarak yakın arkadaşlarına şakalar yapardı.
Her insan gibi düşleri ve aşkları vardı. Bursa’yı ziyaret ettiğinde onuruna bir akşam yemeği verilmiş. Kendisini neşeli ama düşünceli gören davet sahibi Laika Hanımefendi, cesaretini toplayarak Gazi’ye,” Paşam! Af buyurunuz, hiç âşık oldunuz mu? Sevdiniz mi? Diye bir soru yöneltmiş. “Sevmek!… Sevmeye acaba vakit bulabildik mi Hanımefendi? Ömrü, çeşitli mücadeleler içinde geçen, dağ, tepe, dere demeden dolaşan, çadırda, karargâhta ömür süren bir askerin sevmeye vakti kalır mı sizce?” diyerek soruya, soruyla yanıt vermiş. Ardından da “Biz de insanız Hanımefendi! Bizim de çarpan kalbimiz, bizim de his tarafımız var… Yoksa, askeriz diye, bu yönümüzden kuşku mu duyarsınız?” demiş. Bu yanıt da sevmiş, ama çok sevmiş; ancak sevgiyi dilediğince yaşayamayıp içine gömmüş Mustafa Kemal’in, Latife Hanımefendi ile evlenmesinden bir hafta önceki itirafı olmuştu.
Yaşamının her döneminde onurunu duygularından üstün tuttu. Birdirbir oynayan komşu çocuklarının oyun çağrısını kabul eder; ama onların üzerinden atlaması için eğilmezdi. Ama eğil ki atlayalım diyen arkadaşlarına başını sallayarak “Ben eğilmem, üstümden böyle atlayabiliyorsanız atlayın.” dedi.
Çok sık düş görür… Düşlerinin baş kahramanı Zübeyde Hanım’la, gelincik ve ayçiçeği tarlalarında buluşur, ömründe yalnızca bir kerecik giydiği mareşal üniformasıyla anasına kavuşmak için koşup durur, bir türlü ulaşamayıp ter içinde uyanırdı. Düşlerinde annesine ulaşıp onu kucaklayacağı gün, öleceğine inanırdı. Ölümü, Zübeyde Hanım’la randevu gibi düşünürdü. Bazı şeylerin olacağını önceden sezer, gördüğü kötü düşlere üzülürdü. Annesinin ölümünü de düşünde görmüş ve ardından da bu üzücü ölüm haberini almıştı.
Ankara’da, sıkça ve gizlice, Çiftlik arazisi içinde olan Söğütözü’nde bir kulübeye kapanır, ömründe en sevdiği kadın olan annesi için saatlerce Kur’an okurdu.
İnsanüstü değildi Atatürk; güzel insandı, tam insandı, büyük insandı. Onun büyüklüğünü yalnız biz değil, tüm dünya ulusları kabul etmişti. Kimi uluslar dünyanın tarihini değiştirdiğini, kimileri ise yüzyılın yetiştirdiği en büyük adam olduğunu belirtmişlerdi.
Her insan gibi O da ölümlüydü. Doğa O’nu da zamanı gelince alacaktı. Öyle de oldu, 1938 yılının 10 Kasım günü bu büyük insan, bu güzel insan aramızdan ayrıldı. Biz, bu ölüme hazır değildik kuşkusuz, o nedenle inanamadık. Bu ölüme bizim gibi başka uluslar da uzun süre inanamadı. Kimi uluslar bunu derinliği ölçülemez büyük bir kayıp büyük bir acı olarak gördü. Kimileri onun ölümünden sonra dünyayı eskisi kadar enteresan bulmadı. Kimileri ise Doğu’nun Ata’sının kaybolduğunu, bir güneşin battığını söyledi.
Yakasını ölümden kurtaramayan Ata’mızın o uğursuz ölüm haberi çok çabuk duyuldu. İstanbul’u taşa kesti, dondurdu. Dükkanlar kapandı, yaşam durdu. İnsanlar sustu, kendi içlerine çekiliverdi. İşte o gün İstanbul Üniversitesinde de saat dokuzu beş geçenin o uğursuz haberi duyuldu. Hukuk Fakültesinde çalışan bir Alman profesör ağlayan, üzülen öğrencilerin durumunu gördü ve çok şaşırdı.
Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremedi. Durumu anlatmak ve bilgi almak için rektörün yanına gitti. Ona:
-Efendim, ne yapacağımı bilemiyorum. Kararsızım. Derslere girmeli miyim acaba ? diye sordu.
Rektör:
-Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yapılıyorsa onu yapın, yanıtını verdi.
İşte o zaman Alman profesör, kollarını iki yana sarkıtarak:
-Efendim, bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki… dedi.
Sevgili Atatürk,
Bırakıp gittin bizi
Sen’i unuttuk sanma
Zaman alışmayı öğretir belki; ama
Unutmayı asla!

 

Bağımlı Kişilik Bozukluğu

Bağımlı Kişilik Bozukluğu
Bağımlı kişilik, bu kişilik bozukluğu bulunan kişiler başka kişilere karşı aşırı güvenme, teslimiyetçi davranış ve dayanma sergilerler. Bu yapıdaki kişilerin bağımlı ve teslimiyetçi olmalarının nedeni, başkalarının yardımı olmadan bir şey yapamayacaklarına inanıyor olmalarıdır. Bu kişiler yalnız kalamaz, alkol ve madde bağımlılığı yüksek, depresyona girme olasılığı fazla olur. Bunun nedeni bağımlı oldukları kişilerin ya da kişinin yaşamlarından çıkmaları veya bu kişilerin eleştirilerine maruz kalmaları halinde kendilerini reddedilmiş hissederek, boşluğa düşmelerinden kaynaklanır.

Doğum Sırası Kişiliği Nasıl Etkiler

Doğum Sırası Kişiliği Nasıl Etkiler
Adler ikinci ve ortanca çocukların daha rekabetçi ve diplomatik olduğunu belirtmiştir. İkinci çocuklar genellikle abi ya da ablalarını geçmek için bir yarışta hissederler bu yüzden daha hırslıdırlar. Bazen yaşlarına uygun olmayan hedefler belirledikleri için başarısızlık yaşarlar ama aynı zamanda da bu mücadele onların gelişme hızını yükseltir ve üçlüklerle baş etmeyi öğrenirler. İkinci çocuklar hem ebeveynleri hem de kendinden büyük olan kardeşleri tarafından korunup kullanırlar bu yüzden daha güvenli hissederler.
Adler’e göre en küçük çocuk ailenin herkes tarafından en ilgi gösterileni ve en şımartılanıdır. Bu sürekli ilgi görme durumu onların daha benmerkezci olmalarına neden olabilir. Ebeveynler genellikle en küçük çocuğa daha toleranslı olma eğilimindedirler. Daha az sorumluluk sahibi, daha talepkâr ve daha fazla bağımlı bireyler olma ihtimalleri yüksektir. Aynı zamanda ailenin neşe kaynağı olarakta görülürler. Sosyal yaşantılarında daha aktif ve girişken oldukları da gözlemlenmektedir. Büyük çocuklar çok yüksek başarılara sahipse ve en küçük kardeş bu başarılara ulaşması zor ya da imkansızsa kıskançlık ve başarısızlık hissi oluşur. Küçük çocuk başarısızlıklarına bahaneler bularak kendini savunmaya çalışabilir.
Tek çocuklar genellikle en küçük çocuklarla benzer karakter özelliklere sahiptir. Benmerkezci, şımarık, daha çok ilgi görmek isteyen, ailelerinin ilgi ve sevgilerini paylaşmak zorunda olmadıkları için sosyal hayatlarında, okula başlarken akranlarıyla iletişim kurarken bazı çatışmalar yaşayabilirler. Çünkü ilgi ve dikkatin kendilerinde olmasına alışıktırlar. Her yaptıklarının beğenilmesini ve onaylanmasını beklerler. Kardeşleri olmadığı için kendi kendilerine eğlenceli oyun buldukları için yaratıcılıkları daha gelişmiştir. Tek oynamaya alışık oldukları için paylaşımcı olmakta zorlanabilirler.

Sokrates’e Sordular

Sokrates’e “En yakın şey nedir?” diye sorulunca: “Eceldir” dedi.
“En uzak şey nedir?” diye sorulunca: “Beklentidir” dedi.
“İnsana en sıcak gelen şey nedir?” diye sorulunca: “Uyumlu arkadaştır” dedi.
“İnsana en soğuk gelen şey nedir?” diye sorulunca: “Ölümdür” dedi.

FARKINDALIK MEDİTASYONU

FARKINDALIK MEDİTASYONU: Dikkat Etme Becerisi
Yongey Mingyur Rinpoche Uzak Doğulu bir Budist keşiştir. Kendisi çocukluğunda panikle mücadele etmiş ve bu sebeple küçük yaşta babasının daveti ile farkındalık meditasyonları (mindfulness) yapmaya başladı. Kısa süre sonra, Mingyur farkındalık meditasyonu yapma konusunda uzman haline geldi.
Bilim adamları, Budist rahip Yongey Mingyur Rinpoche’yi kendisinin beynine bakabilmek için Winsconsin’e davet etti. Yapılan fMRI sonucunda uzun yıllardır meditasyon yapan 41 yaşındaki Mingyur’un beyni 33 yaş beynine denk çıktı. fMRI’a girerken kendisinden meditasyonla merhamet hissi doğurmasını istediler. Bunun sonucunda, beyin aktivite ve empati devreleri %700 ila 800 oranında artış gösterdi (Altered Traits, 2017). Buna en benzer artış epilepsi nöbetlerinde görülür fakat nöbet, beyni ele geçirmiştir. Oysa Mingyur, beyin aktivitesini kendi iradesiyle kontrol etmektedir.
Uzun süredir düzenli meditasyon yapan insanlarda meditasyon öncesi ve sırası beyin aktivasyonu çok fazla değişirken yeni başlayanlar oran bu şekilde olmadığı gözlenir. Bu gözlemler, meditasyon sayesinde beynimizi kontrol edebileceğimiz iddiasını destekler.
Modern görüşler, klinik açıdan bakıyor ve meditasyonun anksiyete, depresyon ve diğer sağlık sorunlarına fayda edebileceğini söylüyor. (Harvard Health Publishing, Mindfulness Meditation May Ease Anxiety, Mental Stress, Julia Corliss | January 8, 2014)
NEFESİ İZLEMEK KADAR BASİT BİR EYLEM, BEYNİMİZİ NASIL DEĞİŞTİREBİLİR?
Farkındalık Meditasyonu’nun geleneksel biçimi “Satipatthana” olarak adlandırılır.
Sati: Attention/Dikkat Upa: Inside/İç Thana: To keep/Saklamak
Anlamları birleştirdiğimizde karşımıza çıkan sonuç: “Dikkatinizi içinizde saklamak”
Farkındalık Meditasyonu yaparken amaç, kutsala varmak veya zihnimizi boşaltmak değil, dikkat etmektir.
Çoğu zaman, zihnimizin ne yaptığını bilmiyoruz. Etrafımızdaki etkenlerin, güçlerin etkisi altında farkında olmadığımız şeyler yapıyoruz. Bir şeyler oluyor ve tepki veriyoruz. Bu çalışmalar ve egzersizlerle amacımız, zihnimizin ne yaptığına dair farkındalık sahibi olmaktır. Yani mindfulness, zihnin ve bedenin farkında olma becerisini uygulamanın bir yöntemidir. Yavaş yavaş zihnimizi eğitmektir. Tıpkı spor salonuna gittiğimizde kaslarımızı çalıştırmak gibi mindfulness ile de zihin egzersizi yaparız ve zihin de daha sağlıklı ve gelişmiş olur.
Meditasyona ilk başladığımızda zihnimiz neredeyse saatte bin kilometre hızla düşünceden düşünceye atlayabilir. Bu oldukça normal çünkü zihnin işi düşünmektir. 😊 Bu noktada tam da üzerine çalıştığımız zihnin kaybolduğunu, dikkatin dağıldığını fark etmektir çünkü bu bir uyanış anıdır. Zihnin düşünceden düşünceye zıpladığını; akşam yemeğinde ne olacağını, geçen gece arkadaşıyla geçirdiği zamanı, borçlarını, almayı çok istediğin kazağı, yeni yıl planlarını vs. düşündüğünü fark ederek başlarız. Bu farkındalıktan sonra zihni geri getirmekte iyicil olmalıyız. İşte bu noktada, dikkatimizi tekrardan nefesimize verdiğimizde dorsolateral prefrontal korteksimiz aktive oluyor. Bu korteks, primatları diğer hayvanlardan ayıran beyin bölgelerinden biridir; odaklanmamızı sağlayan kontrol merkezinin parçasıdır.
Uzun süre ve düzenli meditasyon yapan insanların beyin taramasında DMN (default mode network) daha az faal görünüyor. DMN, hayal kurarken ya da geçmiş ve geleceği düşünürken aktif olan bir bölümdür. Cambridge Üniversitesi’nden araştırmacılara göre, bu bölüm otomatik pilot moduna geçerek olacakları tahmin ediyor ve günlük işleri çok düşünmeden yapmamıza yardımcı oluyor. Bu noktada, DMN’in daha az faal görmesi demek, zihnin geçmiş ve geleceğe daha az yolculuk yapıyor olması demektir. Bazı bilim adamları bu durumun meditasyon seanslarının geliştirdiği bir zihin kası olabileceği yorumunu yapıyor.
Nörobilim uzmanı Richard Davidson şöyle söylüyor: “Bugün, insanların bu tür uygulamalarla hem psikiyatrik hem de tıbbi hastalıkları tedavi ettiğini görüyoruz. Bu konularda faydalı olacağına dair pek fazla bilimsel kanıt yok.”
Farkındalık, duygularımıza yaklaşım tarzımızı değiştiriyor. Bu da dünyaya olan yaklaşımımızı ve dünyayı algılayış şeklimizi değiştirebilir. Bunun dışında, araştırmalar, meditasyon uzmanlarının yüksek ağrı eşiği olduğunu gösteriyor (International Association for the Study of Pain, 2011).
Uzmanlar yanmanın acısını, yeni başlayanlar kadar hissediyor. Yalnızca, daha az hoşnutsuzluk olduğunu bildiriyorlar.
Çoğumuz yanmayı beklerken, beynin acı merkezi, yanmaya başlamışız gibi tepki veriyor. Bu o kadar güçlü bir tepki ki, gerçek acı hissedildiğinde pek bir şey değişmiyor. Öte yandan medityon uzmanları, beklenti sırasında daha az tepki veriyor. Acıyı çok yoğun hissediyorlar ve aktivite çok daha hızlı azalıyor.
Beynin duygusal kısmında da aynı aktivite görülüyor. Yani amigdalada. Acıyı beklerken yeni başlayanlarda görülen yüksek aktivite, uzmanlarda görülmüyor. Düşünceye saplanıp kalmıyorlar. Acıyı duygusal bir çile gibi değil, doğal bir olay olarak görüyorlar.
Bir çalışmaya göre, ne kadar meditasyon deneyiminiz varsa, amigdalanın verdiği tepki de o kadar az oluyor. Bunun sebebinin, beynin duygusal ve düzenleyici kısmı arasındaki bağlantının farkındalık çalışması ile güçlenmesi olabileceği düşünülüyor.
Meditasyon uzmanları da diğer herkes gibi, hayatlarında olanları ve olacakları kontrol edemezler ama verdikleri tepkileri daha iyi kontrol ederler.
Gerilim arttığında, bu çok güçlü bir araç olabilir çünkü o bir sinyaldir. Böyle anlarda kendimize bazı soruları yöneltmemiz bize yardımcı olabilir.
“Kendimin farkında mıyım? Kendimin farkında olabilir miyim?”
“İçimde yaşananların farkında olarak, onları gözlemleyerek tepkilerimi ve davranışlarımı yönetebilir miyim?”
Burada önemli nokta, birey olarak esnek davranamadığımız yönleri keşfedebilmek ve azaltabilmektir. Sonuçta bireysel bilinç, genellikle geçmişi ve geleceği düşünerek oluşur. Bunu yapan da, daha önceden bahsettiğimiz gibi, DMN’dir. Meditasyon DMN’in sesini kısar. 😊 Depresyon ve anksiyete yaşayanlarda DMN’in sesi genellikle açıktır. Bu sebeple, farkındalık, bu bozukluklara yardımcı olabilir (JAMA Internal Medicine, 2014). Ayrıca meditasyon, zihninizi sakinleştirdikçe başkalarına ve başka şeylere daha fazla odaklanmak için sizi açabilir.
Yazının girişinde bahsettiğimiz Mingyur şöyle söylüyor: “Panikle savaşmamalısın, ona hoş geldin demelisin. Olay, panikle savaşmak ve ondan kurtulmak değildir. Paniği kullanabilirsin. Paniği izleyebilirsin: ‘Merhaba panik, hoş geldin…’ sonuçta onunla iyi arkadaş olabilirsin.” Mingyur’un burada vurgulamak istediği şey gelene direnç göstermeden, hoş geldin diyerek gelmesine izin vermek ve onu gözlemlemek, sonrasında da gitmesine izin vermek…
Mesele bir şeyleri “düzeltmek” değildir. İçinde bulunduğun koşullarla olan ilişkilerini değiştirmeye yardımcı olmaktır.
Yazının sonunu, yeni öğrendiğim güzel bir hikaye ile bitirmek istiyorum.
Tilki ve kaplumbağanın hikayesinden bahsediyor. Tilki kaplumbağayı gördüğünde ne kadar leziz bir şey yiyeceğini düşünürken, kaplumbağa önce korkup, kaçıp kaçmaması gerektiğini düşünürken daha sonra kaçmak için yeterince hızlı olmadığının farkına vararak kabuğunun içine girip bekleme kararı alıyor. Tilki gün batana kadar kaplumbağanın etrafında dolaşıyor, bekliyor ama en sonunda sıkılıp oradan uzaklaşıyor. Kaplumbağa tüm bu süreci -ki bu onun için hayati bir süreçken- kabuğunun içinde kendini güvene alarak sakinlikle gözlemlemeyi seçiyor. Yani diyeceğim o ki, kaplumbağa gibi olalım. Bu, sorunlardan kaçmak değildir. Sorunları kendimiz için bir engel haline getirmeden, verdiğimiz tepkileri gözlemlemek ve o anki duygularımızın zihnimizde yarattığımız illüzyonlar olduğunu fark ve kabul etmektir. Böylece kendimizi, o duygularla olan ilişkilerimizi de kontrol edecek farkındalığa taşırız.
Özet olarak:
Savaşma
Soruna teslim olma
Onunla arkadaş ol.
Bu bakış açısını hayatımızdaki birçok alanda uygulayabiliriz.
Son olarak, gün içerisinde yaptığımız her şeyi farkındalıkla yaptığımızda, tadını çıkarmayı ve özgürlüğü de yaşamımıza davet ediyoruz.
Yazının kaynağı olan dizi: Mind, Explained