70% 70% 70% 70%

Öldüğümüzde paramız bankada kalır… Ama yaşarken harcayacak yeterli paramız yoktur. Gerçek şu ki; öldüğümüzde harcanmamış epey paramız kalmıştır. Çin’de zengin bir iş adamı öldüğünde bankadaki 1.9 milyar lira karısına kaldı. Karısı da adamın şoförüyle evlendi. Şoför şöyle söyledi:- *”Ben hep patronum için çalıştığımı sanırdım… Şimdi anlıyorum ki meğer o benim için çalışıyormuş!!! Acı gerçek şudur: Daha çok yaşamak daha zengin olmaktan önemlidir. O halde kimin kim için çalıştığını sorun etmektense güçlü ve sağlıklı bir bedene sahip olmaya çalışmalıyız. Son model bir cep telefonunun fonksiyonlarının % 70’i kullanılmaz! Lüks bir arabanın aksesuarlarının % 70’i gereksizdir. Lüks bir villanız ya da malikaneniz olsa alanın % 70’ini kullanmazsınız. Gardırobunuz için durum farklı mı? Giysilerinizin % 70’i yepyeni durur. Yaşam boyunca çabaların ve kazançların % 70’i başkalarının harcaması içindir. Demek ki biz, kendimize ait % 30’a sahip çıkmalı ve ondan tam yarar sağlamalıyız.
O halde şunları yapın:
Hasta olmasanız bile düzenli olarak sağlık kontrollerinizi yaptırın.
Susamasanız da daha çok su için.
Çok ciddi sorunlarla karşılaşsanız bile onları boş vermeyi öğrenin.
Haklı bile olsanız diretmeyin.
Çok zengin ve nüfuzlu bile olsanız kibirli olmayın.
Varlıklı olmasanız da mutlu olmaya çalışın.
Çok meşgul bile olsanız aklınızı ve bedeninizi çalıştırmaya zaman ayırın.
Sevdiğiniz insanlar için zaman ayırın.

NEDEN İÇKİ İÇERKEN ŞEREFİNE DENİR?

Her ülkenin kendine has deyişleri vardır bu konu ile ilgili. Kimi Sağlığına der, kimi Mutluluğuna. . Ruslar “nazdrovya” der, Rumlar “stinigia”… Bizde ise konu daha hoş ve de farklıdır… Biz “şerefe” ya da daha da özelleştirip “şerefine” deriz… Eee bize de bu yakışırdı değil mi! Bu ” şerefe” sözünün nereden geldiğini hiç merak ettiniz mi ya da niye “şerefe” dendiğini? Cevabı evet olanlar için, kısaca şöyle anlatabiliriz. … Zamanın zaman olduğu dönemlerde, içki içmek bir adap, usul işiymiş. İçki masasına oturan ağır abiler içmeye başlamadan önce kendi aralarında şu anlaşmayı yaparlarmış ; ” Arkadaşlar bu meret şişede durduğu gibi durmaz, her ne kadar yakın ahbap olsak da, bir süre sonra çenemizin bağı çözülür ve olmadık şeyler söyleyip sonradan pişman olacağımız şeyleri anlatabiliriz. Bu masada konuşulan ve anlatılanlar sadece ve sadece bu masada kalacak, söz mü? Söz! Şerefine mi? Şerefine! ” O günlerde belki de bir yeminmiş bu “şerefine” sözü. İşte tüm hikâye bu…

LINCOLN VE KENNEDY

Lincoln ve Kennedy’nin kader çizgilerinin nasıl acayip bir biçimde kesiştiğini. Öylesine inanılmaz ve esrarengiz bağlar oluşmuş ki bu iki lider arasında; Kennedy’nin 100. doğum günü dolayısıyla bir kere daha hatırlatmakta yarar var diye düşündüm. Aşağıda okuyacaklarınız tamamıyla tarihi gerçekler. ‘Vay be’ demeniz için sizi o detaylarla baş başa bırakıyorum…
Amerika’nın iki unutulmaz başkanı Abraham Lincon ile John F. Kennedy’nin kaderleri nasıl ortak; Abraham Lincoln 1846 yılında, John Kennedy 1946 yılında kongre tarafından seçiliyor.
Lincoln 1860 yılında başkan oldu, Kennedy 1960 yılında…
Lincoln ve Kennedy’nin isimleri yedişer harften oluşmakta ve her ikisi de insan hakları savunucusu! Her iki başkanın eşlerinin, Beyaz Saray’da ikametleri sırasında düşükle biten hamilelikleri olmuş.
Her iki Başkan da kafalarına sıkılan birer kurşunla öldürüldüler. Ve ikisinin de ölüm günü Cuma!
Lincoln’ün sekreterinin adı Kennedy, Kennedy’nin ki de Lincoln.
Her iki başkan da Güneyli. Ve hatta onların yerine geçenler de Güneyli.
Her iki başkanın yerine geçenlerin ilk ismi altışar harfli. Andrew ve Lyndon.
Her ikisinin de soyadı Johnson.
Lincoln’ün yerine geçen Andrew Johnson 1808 doğumlu, Kennedy’nin yerine geçen Lyndon Johnson 1908…
Lincoln’ü öldüren John Wilkes Booth ile Kennedy’yi öldüren Lee Harvey Oswald, üçer isimli ve üç ismin toplamı 15 harf.
Lincoln, ismi Kennedy olan bir tiyatroda öldürüldü, Kennedy ise markası Lincoln olan bir otomobilde.
Lincoln’un katili Booth, tiyatrodan kaçmaya çalıştı ve bir binada ele geçirildi, Kennedy’nin katili Oswald ise bir binadan kaçtı ve bir tiyatroda yakalandı.
Lincoln ve Kennedy’nin katilleri mahkeme öncesi vurularak öldürüldüler.
Ve şimdi son bomba! Lincoln öldürülmeden iki hafta önce Monroe Maryland’de tatildeydi, Kennedy öldürülmeden iki hafta önce Marilyn Monroe ile…
Bu kadar rastlantı size de fazla geldiyse, artık can-ı gönülden inanabilirsiniz; Gerçekten yukarıda bir kader bürosu var ve harıl harıl çalışmakta..

ŞAMAN ATASÖZÜ

Bir Şaman atasözü der ki;
Sevdiklerine bağlı ol, ama bağımlı olma.
Fedakâr ol, ama kendini feda etme.
Dünü unutma, saplanıp kalma da.
Sabret ama katlanma.
Eleştir ama suçlama.
İste ama ısrar etme.
Ve en önemlisi hiç kimseye biat etme.
Bir gün hepimizin öleceğini de asla unutma…

ÇAY

Çay dört özelliğinden dolayı kutsal bir sıvıdır.
Birincisi; sınıfsız bir içecektir, ayakkabı boyacıları ile ceo’ların ortak içeceğidir. Sınıfsal kaynaşma sağlar. Her statüden insanın tükettiği bir sıvı olup, içecekte eşitlenmenin sembolüdür aynı zamanda.
İkinci olarak zamansızdır; sabah kahvaltısında, öğlen yemeği sonrasında, akşamüzeri, yatmadan önce yani günün her saati içilebilen tek içecektir.
Üçüncüsü; Muhabbetin demini aldırır. Çay olmadan yapılan sohbetlerin hiçbir tadının olmadığı malumunuzdur.
Dört; mekânsızdır her mekânda içilir.
Çay; yoksulların, şairlerin ve yalnızların resmi içeceğidir. Ona öyle alelade bir içecek muamelesi yapamayız. Ona sıradan bir içecek gibi davranamayız. Yok, ben çay sevmem, çayla aram iyi değildir gibi hezeyanlar delikanlı bireylere yakışmaz. Çay içmeyen adamı anlamak zordur. Eğer bir rahatsızlığı yoksa ki çay sıhhat verir. O kişinin niye çay sevmediği bizim için ciddi bir sorun olarak masada duracak ve dostluğumuzu sorgulatacaktır. Zamansız-mekansız-sınıfsız bir içecek olarak çaya karşı yapılan bu haksızlık ve sevgisizlik bizi yaralar. Çay içmeyen adam şüphelidir. Ona güvenemeyiz. Çünkü ince belli bardakta tüten nefis dumanıyla, karanfil kokulu sıcak ve demli bir çayı yudumlamamış insan, Anadolu’yu, bozkırları ve kırılgan yağmurlarımızı tatmamış demektir, kırkikindilerle yıkanmamış, gökyüzünü tanımamış demektir. Çay içmemenin hiçbir mantıklı izahı olamaz. Çay içmeyen adama güvenemeyiz çünkü buralardan ve bu toprakların kadim içecek kültüründen fersah fersah uzaklaşmış bir adam bizi tedirgin eder. ÇAY SINIFSIZ, ZAMANSIZ VE MEKANSIZDIR !

MENZİLE ÇOK AZ KALDI

Tolstoy’un “İnsan Ne İle Yaşar” adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik öyküsü yer alır. Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar kat ettiğin bütün yerler senin fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım.” der. “Yoksa bütün hakkını kaybedersin.”
Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takâti. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz…
Reis olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u bu mezara gömerler. Reis Pahom’un mezarının başında durur şöyle der: “Bir insana işte bu kadar toprak yeter!”
Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev… Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük…
Bazı insanların 15-20 yıl boyunca ödemek kaydıyla faizli banka kredisi çekmesi neyin alametidir… Bazen insan ömründen daha çok borç biriktirir. Bazen de elinde olan ama fark etmediği nimetleri hoyratça harcar durur.
Ve insan yaşlandıkça besler, gençleştirir arzularını. Biriktirdikçe hayata olan bağlarını artırır. Öyle bağlanır ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından…
Tüketmeye de çok meraklıdır insan. Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın mülkün yanında zaman tüketir, söz tüketir… Benlik biriktirirken, benliğini tüketir…
Sofraya koyabildiğimiz bir bardak çayın, zeytine, ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz.
Doldurabildiği bir cüzdanı olmasa da, bir evi muhabbetle, kanaatle dolduran bir kadının, akşamları evine gelen, ekmek getiren, eline sağlık diyen bir erkeğin, zenginlik olduğunu ne zaman anlayacağız?
Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir eli satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar fakiriz hepimiz.
Aldığı maaşı yetiremeyenlere, modayı takip edemeyenlere, evini beğenmeyenlere, mekanı dar bulanlara, daha çok para için, hesabı daha fazla kabartmak için çırpınanlara da yeter toprağın altı. İhtiraslarımız, bitip tükenmeyen arzularımız için, az bir toprağa ihtiyaç var sadece.
Ha gayret, menzile çok az kaldı…

AGORA MEYHANESİ

Bilmeyenimiz yoktur bu eseri;
Ama benim gibi çok ilginç ve hazin hikayesini bilmeyenleriniz de çoktur diye tahmin ediyorum.
1890’da bir Rum olan kaptan Asteri, Balat çarşısında bir Meyhane açar.
Meyhanesine de Rumca “meydan” anlamına gelen “Agora” adını koyar.
Meyhane masa yerine kullanılan dev fıçıları ve ucuz şaraplarıyla kısa zamanda ün yapar.
Ama meyhanenin ününü artıran olay ilgisiz bir biçimde İzmir kaynaklıdır.
Aradan zamanlar geçer…
Tarih 1959’dur.
Onur Şenli adında bir tıp fakültesi öğrencisi
Komşu kızına aşık olur ama aşkına karşılık bulamaz.
Aşk acısı ona soluğu birçok zaman,
İzmir’in Agora semtinde aldırmaya başlar.
Çünkü Agora salaş meyhanelerin mekanıdır.
Bir gün bu salaş meyhanelerden birinde içtikten sonra eve gelir Ve bir mektup yazmaya başlar aşkına.
Mektup şöyle başlar:
“Sana bu satırları bir sonbahar gecesinin felç olmuş köşesinden yazıyorum.”
Onur Şenli
, Mektubun ileriki bölümlerinde fakına varır ki aslında bir mektup değil bir şiir yazmaktadır
. Şiirine de şu adı koyar:
Gece, Şarap ve Aşk
Onur, şiiri yayımlatmak için fakültenin dergisine gönderir
,Şiiri kabul edilir.
Şiir dergide tam basılmak üzereyken,
Ege Expresi gazetesinin kültür-sanat editörü tarafından görülür. Editör şiiri yayınlar ama adını değiştirerek.
Şiirin adı olur Agora Meyhanesi.
Şiir o kadar sevilir ki, dillere pelesenk olur.
Hatıra defterlerinde yer alır,
Sevgililerin kulaklarına fısıldanır.
Şarkısı yapılır,
Şarkıyı neredeyse ünlü olup da söylemeyen sanatçı kalmaz. Müzeyyen Senar, Zeki Müren, Gönül Yazar, Behiye Aksoy sadece bunlardan birkaçıdır.
Şarkıyı dinleyenler İzmir’deki
Agora’dan habersiz Balat’ta ki Agora Meyhanesi’ne akın ederler.
Çünkü şarkıdaki Agora Meyhanesi’nin burası olduğunu düşünmektedirler.
Haliyle geceleri burası hınca hınç dolmaya başlar.
Öyle popüler bir mekan olur ki tam 286 Türk Filmi’nin
Meyhane bölümleri burada çekilir.
Yani ucuz şarapların satıldığı meyhane
Türkan Şoray’ları, Fikret Hakan’ları, Ayhan Işık’ları, Cüneyt Arkın’ları ağırlamaya başlar.
2000’li yıllardan sonrada kaderine terkedilir,
Çöplük olarak kullanılmaya başlar.
AGORA MEYHANESİ
(Şiir, tam metin)
Sana bu satırları
Bir sonbahar gecesinin
Felç olmuş köşesinden yazıyorum
Beş yüz mumluk ampullerin karanlığında
Saatlerdir boşalan kadehlere
Şarkılarını dolduruyorum
Tabağımdaki her zeytin tanesine
Simsiyah bakışlarını koyuyorum
Ve kaldırıp kadehimi
Bu rezilcesine yaşamaların şerefine içiyorum.
Burası agora meyhanesi
Burada yaşar aşkların en madarası
Ve en şahanesi
Burada saçların her teline bir galon içilir
Gözlerin her rengine bir şarkı seçilir
Sen bu sekiz köşeli meyhaneyi bilmezsin
Bu sekiz köşeli meyhane seni bilir
Burası agora meyhanesi
Burası arzularını yitirmiş insanların dünyası?
Şimdi içimde sokak fenerlerinin yalnızlığı
Boşalan ellerimde kahreden bir hafiflik
Bu akşam umutlarımı meze yapıp içiyorsam
Elimde değil
Bu da bir nevi namuslu serserilik
Dışarda hafiften bir yağmur var
Bu gece benim gecem
Kadehlerde alaim-i semaların raksettiği
Gönlümde bütün dertlerin hora teptiği gece bu
Camlara vuran her damlada seni hatırlıyorum
Ve sana susuzluğumu
Birazdan şarkılar susar, kadehler boşalır
Umutlar tükenir, mezeler biter
Biraz sonra bir mavi ay doğar tepelerden
Bu sarhoş şehrin üstüne
Birazdan bu yağmur da diner
Sen bakma benim böyle
Delice efkarlandığıma
Mendilimdeki o kızıl lekeye de boş ver
Yarın gelir çamaşırcı kadın
Her şeyden habersiz onu da yıkar
Sen mesut ol yeter ki ben olmasam ne çıkar?
Dedim ya burası agora meyhanesi
Bir tek iyiliğin tüm kötülüklere meydan okuduğu yer
Burası agora meyhanesi
Burası kan tüküren mesut insanların dünyası.”
Alıntı

30 AĞUSTOS

30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bugün bile bize rehber olacak nitelikte 20 sözü…

  1. “Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.”
  2. “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için, en hakiki mürşit bilimdir, fendir.”
  3. “Bilim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her ulus kişisinin kafasına koyacağız. Bilim ve fen için kayıt ve şart yoktur.”
  4. “Bir ulusun asker ordusu ne kadar güçlü olursa olsun, kazandığı zafer ne kadar yüce olursa olsun, bir ulus ilim ordusuna sahip değilse, savaş meydanlarında kazanılmış zaferlerin sonu olacaktır. Bu nedenle bir an önce büyük, mükemmel bir ilim ordusuna sahip olma zorunluluğu vardır.”
  5. “Ben, manevi miras olarak hiçbir nass-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım, bilim ve akıldır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevî mirasçılarım olurlar.”
  6. “Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse bilimi seçin.”
  7. “Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.”
  8. “Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.”
  9. “Bir millet eğitim ordusuna sahip olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak eğitim ordusuyla mümkündür.”
  10. “Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız.”
  11. “Gençler cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.”
  12. “Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküş vardır. Her ilerleyişin ve kurtuluşun anası hürriyettir.”
  13. “Millî hedef belli olmuştur. Ona ulaşacak yolları bulmak zor değildir. Önemli olan, çetin olan o yollar üzerinde çalışmaktır. Denebilir ki hiçbir şeye muhtaç değiliz. Yalnız tek bir şeye çok ihtiyacımız vardır: Çalışkan olmak. Toplumsal hastalıklarımızı incelersek temel olarak bundan başka, bundan önemli bir hastalık keşfedemeyiz; hastalık budur. O halde ilk işimiz bu hastalığı esaslı bir şekilde tedavi etmektir. Milleti çalışkan yapmaktır. Servet ve onun doğal sonucu olan refah ve mutluluk, yalnız ve ancak çalışkanların hakkıdır”
  14. “Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın gereklerine göre bilim ve teknik ve her türlü uygar buluşlardan azami derecede istifade etmek zorunludur.”
  15. “Uygarlık yolunda başarı yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, iktisadi hayatta, ilim ve fen sahasında başarılı olmak için yegane gelişme ve ilerleme yolu budur”
  16. “Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan, biçim ve kılıkta başarıdan çok, ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak şekilde ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım.”
  17. “Bütün ilerlemeler, insan fikrinin eseridir. Fikri harekete getirmek, birinci işimiz olmalıdır. Bir kere millet benliğine hakim olsun ve düşünebilsin, yeter! Başlangıçta hatalı düşünse de, az zaman sonra bu hatayı düzeltebilir. Fikir bir kere faaliyete başladı mı, her şey yavaş yavaş düzene girer ve düzelir. Fikrin serbest hareketi ise, ancak bireyin düşündüğünü serbest olarak söylemek, yazmak ve verdiği karara göre her türlü girişimde bulunmak serbestisine sahip olmakla mümkündür.”
  18. “Bir ulus, sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez.”
  19. “İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu “ben” kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!”
  20. “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

GENELEV

Küçük kasabanın birinde bir caminin tam karşısında arazisi olan adam, bir genelev inşa etmeye başlamış. İmam ve cemaat buna şiddetle itiraz etmişler.
Ancak mal sahibinin kendi arazisi üzerine nasıl bir iş yeri açacağına da yasal olarak karşı çıkamamışlar.
Tüm cemaatin tek yapabildiği şey, imamın öncülüğünde bu genelev için her gün beddua etmekten öteye geçememiş.
İnşaat ilerlemiş ve açılışına birkaç gün kala her nasılsa şiddetli bir yıldırım düşmesi sonucu genelev yerle bir olmuş. Caminin cemaati bu olaydan duydukları büyük memnuniyeti saklamaya gerek görmemişler.
Genelev sahibi adam, cami imamının ve cemaatin direkt veya endirekt olarak bu hasardan sorumlu oldukları iddiası ile camiye karşı tazminat davası açmış.
Cami imamı ve cemaat, savcılığa verdikleri savunmalarında bu konuda herhangi bir şekilde sorumlu tutulmalarına şiddetle itiraz etmişler.
Bu olayın kendi dualarından dolayı meydana gelmiş olabileceği iddiasını da kabul etmemişler. Gerekli tüm belgeler tamamlanıp mahkeme günü geldiğinde hakim dosyayı dikkatle incelemiş ve taraflara dönüp:
-Bu konuda nasıl bir hüküm verebileceğimi bilmiyorum, demiş.
Ancak dosyadaki tutanaklara bakarsak ortada tuhaf bir durum var.
Taraflardan birisi duanın gücüne inanan bir genelev sahibi,
Diğeri ise duanın gücüne kesinlikle inanmayan bir imam ve cemaati…!

ATATÜRKÜN YAVERİNDEN BİR ANI

Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı.
Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.

  • Merhaba nine.
    Kadın Ata’nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
  • Merhaba dedi.
  • Nereden gelip nereye gidiyorsun?
    Kadın şöyle bir duralayıp;
  • Neden sordun ki, dedi. Buraların saabisi misin? Yoksa bekçisi mi?
    Paşa gülümsedi.
  • Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
    Kadın başını salladı.
  • Tabii söyleyeceğim, ben Sincan’ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetiştiği, kavruk köylerinden birindeyim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara’ya geldim.
  • Muhtar niçin Ankara’ya gönderdi seni?
  • Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da… Benim iki oğlum gâvur harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan gurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mihtara anlatinca, o da bana bilet aliverip saldi Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte agsamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.
  • Senin Gazi Paşa’dan başka bir isteğin var mı? Kadının birden yüzü sertleşti.
  • Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki.. O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden gurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşiyoz. Sunun bunun gâvur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver.
    Atatürk’ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duy gulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek;
  • Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanimizdir… Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu.
    Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Pasa yani Atatürk işte karsında duruyor.
    Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp Atatürk’ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk’e uzattı;
  • Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
    Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
    -‘Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.
    Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.

SEVERMİŞİM MEĞER

Yıl 62 Mart 28 Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım akşam oluyor dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedim toprağı severmişim meğer toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen ben sürmedim Platonik biricik sevdam da buymuş meğer. meğer ırmağı severmişim ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin ister uzasın göz alabildiğine dümdüz bilirim aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bile bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremeyeceksin bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa bilirim benden önce duyulmuş bu keder benden sonra da duyulacak benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere benden sonra da söylenecek gökyüzünü severmişim meğer kapalı olsun açık olsun Borodino savaş alanında Andırey’in sırtüstü seyrettiği gök kubbe hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış’ın kulağıma sesler geliyor gök kubbeden değil meydan yerinden gardiyanlar birini dövüyor yine ağaçları severmişim meğer çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Peredelkino’da kışın çıkarlar karşıma alçakgönüllü kibar kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi İzmir’in kavakları dökülür yaprakları bize de Çakıcı derler yar fidan boylum yakarız konakları Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına ucu işlemeli yolları severmişim meğer asfaltını da Vera direksiyonda Moskova’dan Kırım’a gidiyoruz Koktebel’e asıl adı Göktepe ili bir kapalı kutuda ikimiz dünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzak hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım eşkiyalar çıktı karşıma Bolu’dan inerken Gerede’ye kırmızı yolda ve yaşım on sekiz yaylıda canımdan gayri alacakları eşyam da yok ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır bunu bir kere daha yazdımdı çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz’e gidiyorum Ramazan gecesi önde körüklü kaat fener belki böyle bir şey olmadı …. çiçekler geldi aklıma her nedense gelincikler kaktüsler fulyalar İstanbul’da Kadıköy’de Fulya tarlasında öptüm Marika’yı ağzı acıbadem kokuyoryaşım on yedi kolan vurdu yüreğim salıncak buluklara girdi çıktı çiçekleri severmişim meğer üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948 yıldızları hatırladım … severmişim meğer gözümün önüne kar yağışı geliyor ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de meğer kar yağışını severmişim güneşi severmişim meğer şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile güneş İstanbul’da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın meğer denizi severmişim hem de nasıl ama Ayvazofki’nin denizleri bir yana bulutları severmişim meğer ister altlarında olayım ister üstlerinde ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara ayışığı geliyor aklıma en aygın baygın en yalancısı en küçük burjuvası severmişim yağmuru severmişim meğer ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğim beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın içinde ve çıkar yolculuğa hartada çizilmemiş bir memlekete gider yağmuru severmişim meğer ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Prag-Berlin treninde yanında pencerenin altıncı cıgaramı yaktığımdan mı bir eski ölümdür benim için Moskova’da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye saçları saman sarısı kirpikleri mavi zifiri karanlıkta gidiyor tren zifiri karanlığı severmişim meğer kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften kıvılcımları severmişim meğer meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek
NÂZIM HİKMET 19 Nisan 1962

15 MUHTEŞEM SÖZ

1. Elveda diyecek kadar cesursan, hayat seni yeni bir merhaba ile ödüllendirir.

2. Hiç yenilmemiş insanlar vardır. Onlar hiç savaşmamış olanlardır.

3. En iyisini sonraya saklamayın. Yarının ne getireceğini bilemezsiniz.

4. Başkalarını memnun etmek için yaşarsan herkes seni sever, kendin hariç.

5. Başkalarının ne düşündüğü önemli değil çünkü her halükarda yine aynısını düşünecekler.

6. Zamanını satabilirsin, ama geri satın alamazsın.

7. Bizi seven insanlar var, sadece nasıl göstereceklerini bilmiyorlar.

8. Hayatın sırrı, yedi kere düşüp, sekiz kere kalmaktı.

9. Bir hayali gerçekleştirmeyi imkansız kılan tek şey vardır; başarısızlık korkusu. 

10. Hayatın, insanın iradesini test etmek için pek çok yolu vardır, bazen hiçbir şey olmaz ya da her şey birden olur.

11. Bir gün kalkacaksınız ve hep hayal ettiğiniz şeyleri yapmaya vakit kalmamış olacak. Şimdi tam zamanı. Harekete geçin.

12. Sadece güneşli günlerde yürürseniz, hedefinize asla varamazsınız.

13. Tekne limanda güvendedir. Ama teknenin amacı bu değildir.

14. Affet ama asla unutma yoksa tekrar yaralanırsın. Affetmek bakış açını değiştirir, unutmak ise aldığın dersi kaybettirir.

15. Ok ancak geri çekerek atılır. Hayat seni zorluklarla geri çekiyorsa, seni daha büyük bir şeye fırlatacağı içindir. Nişan almaya devam et.

 Paulo Coelho

SOL YANIM ACIYOR ANNE

Merhaba anne, yine ben geldim
Merak etme okuldan çıktım da geldim.
Anneler de babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama
Ali “okula gitmezsem annem çok kızar merak eder” demişti de onun için söylüyorum.
Geçen hafta öğretmen sağ elimde sarımsak,
Sol elimde soğan dedirte dedirte
Öğretti sağımı solumu.
Ben biliyorum artık anne, sağım neresi solum neresi,
Ağrıyan yanımın neresi olduğunu şimdi iyi biliyorum anne…
Hani geçen geldiğimde, şuram acıyor, şuram işte demiştim de,
Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne,
Bak şimdi söylüyorum.
Şuram işte sol yanım çok acıyor anne,
Hem de her gün acıyor anne, her gün…
Dün sabah annesi Ayşe’nin saçlarını örmüştü.
Elinden tutup okula getirdi.
Yakası da danteldi. Zil çalınca öptü, hadi yavrum sınıfa dedi…
Bende ağladım… Ağladım işte utanmadım.
Öğretmen ne oldu dedi. Düştüm dizim çok acıyor dedim.
Yalan söyledim anne,
Dizim acımıyordu ama sol yanım çok acıyordu anne!
Bu gün bende saçım örülsün istedim.
Babam ördü ama onunki gibi olmadı.
Dantel yaka istedim, babam ben bilmem ki kızım dedi
Bari okula sen götür dedim.
Kızım iş dedi. Bende bana ne dedim ağladım.
Kızım ekmek dedi babam.
Sustum ama, okula giderken yine ağladım anne.
Ha bide sol yanım yine çok acıdı anne…
Herkesin çorapları bembeyaz, benimkiler gri gibi.
Zeynep “annem beyazlara renkli çamaşır katmadan yıkıyormuş” dedi.
Babam hepsini birlikte yıkıyor,
Babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne?
Of babam, her gün domates peynir koyuyor beslenmeme.
Üzülmesin diye söylemiyorum ama
Arkadaşlarım her gün kurabiye, börek, pasta getiriyor.
E biliyorum babam pasta yapmasını bilmez anne.
Hava kararıyor, ben gideyim anne,
Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi?
Duyarsa kızmaz ama çok üzülür biliyorum.
Kim bozuyor toprağını, çiçeklerini kim koparıyor!
İzin verme anne, ne olur toprağına el sürdürme!
Eve gidince aklıma geliyor, bide bunun için ağlıyorum anne.
Bak kavanoz yanımda, toprağından bir avuç daha alayım.
Biliyor musun anne, her gelişimde aldığım topraklarını,
Şu kavanozda biriktirdim,
Üzerine de resmini yapıştırıp başucuma koydum.
Her sabah onu öpüyor, kokluyorum.
Kimseye söyleme ama anne, bazen de konuşuyorum onunla.
Ne yapayım seni çok özlüyorum anne.
Ha unutmadan! Öğretmen yarın
Anneyi anlatan bir yazı yazacaksınız dedi.
Ben babama yazdıracağım,
Öğretmen anlarsa çok kızar ama bana ne,
Kızarsa kızsın. Ben seni hiç görmedim ki, neyi nasıl anlatacağım anne,
Senin adın geçince, sol yanım acıyor anne, Hiçbir şey yutamıyorum.
Bazen de dayanamayıp ağlıyorum. Kağıda da böyle yazamam ya anne.
Ben gidiyorum anne, Toprağını öpeyim, sende rüyama gel beni öp,
Mutlaka gel anne. Sen rüyama gelmeyince,
Sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne
Sol yanım açıyor anne. İşte tam şurası,
Sol yanım… Çok acıyor anne.
Seni çok özledim, çok… Anne…
Bedirhan Gökçe

YORULDUM

Yeniden başlamaktan, iyi sanmaktan ve insanlara inanmaktan, insanların iyi olabileceklerine inanmaktan yoruldum.
Başımın üstünde taşıdıklarımın ayaklarının altına kalmaktan yoruldum.
“Sonuna kadar haklısın ama.” lafını duymaktan yoruldum.
Kalmaktan yoruldum. Bir şans daha tanımaktan yoruldum.
Gitmekten, terk etmekten, uzaklaşmaktan yoruldum.
Umutlanmaktan, ümit etmekten yoruldum.
Beklemekten yoruldum, biraz daha zaman tanımaktan yoruldum.
Sevmekten yoruldum. Güvenmekten yoruldum.
Çaba harcadıklarıma harcanmaktan yoruldum.
İçimde biriktirip tüm bunları taşımaktan yoruldum.
İnce ince düşünüp üzülmekten yoruldum.
Kalbimin defalarca aynı yerden kırılmasından yoruldum.
Kırılmaktan yoruldum. Kırılıp yaralanmaktan yoruldum.
Böyle bir dünyada temiz kalmaya çalışmaktan yoruldum.
Çekildim kendi içime, kalabalıklardan yoruldum.
Kalabalıklar içinde yapayalnız kalmaktan yoruldum.
Tek tek üzerime devrilen hayallerimden yoruldum.
Aradan değil üzerimden geçen zamandan yoruldum.
Geçmişten, geçmemişten, şimdiden yoruldum.
Gelecekten yoruldum. Hiç bir zaman gelmeyecekten yoruldum.
Lafın anlamsızından ve uzunundan yoruldum.
Uzun lafın kısasını söylemekten yoruldum.
Yoruldum.
Yorulmaktan yoruldum.
(Bazı Yalnızlıklar İyidir)

AYDIN BOYSAN’DAN

Neymiş efendim..
Atatürk rakı içiyormuş.
Aslandı o, aslan…
Aslan sütü içecek tabii.
Hadi siz “dönülmez akşamın ufkundayız” diye ince ince başlayın, ben de size yıllar önce yazdığım yazıyı anlatayım…
İçki yasaklanabilir.
Bence mahzuru yok.
Ama rakı asla…
Çünkü takunyalılar öyle zanneder ama, aslında “içki” değildir rakı.
Yurt sevgisidir örneğin…
İki tek attın mı, “n’olacak bu memleketin hali?” diye endişelenmezsin aksi olsa!
Tıp bazen çaresizdir…
O ilaçtır.
Gurbete bile iyi gelir.
Kontörsüz muhabbettir.
Büst gibi oturan adamın bile çenesini açar, gülümsetir.
Kahkahadır.
Acısıyla tatlısıyla hatıraları kaydeden hard disk’tir.
Botoks’tur bir nevi.
En kaknemi bile bir başka görünür gözüne…
Çirkin kadın yoktur, az rakı vardır.
İçilir, güzelleşilir.
Herkesin gençlik hatası olabilir…
Bira içersin.Sonradan para kazanıp tenise başlayınca, şarap içmeyi matah zannedersin . Amerika’da TIR şoförlerinin içtiği viskinin dublesine Etiler’de TIR parası ödersin, ayrı…
Kürkçü dükkánıdır.
Döner dolaşır, gelirsin.
Orhan Gencebay’dır.
Entel barlarda, sosyete kulüplerinde dinlemeye utanırsın…
Ama hepimiz biliriz ki, ezbere bilirsin…
İstediğin kadar ağız burun kıvır, altın plağı hep o alır.
Tatlıses’tir.
Realite’dir.
Çocuktur, ağlarsın.
Hele beyaz peynir ve kavun olursa sağında solunda…
Örgüttür.
PRK…
Ama bölücü değil, birleştirici örgüt.
Türk’ü de içer, Kürt’ü de, Laz’ı da, Çerkez’i de. Sor bak, Ermeni’si de, Rum’u da, Yahudi’si de.
AB’cidir…
Çünkü Rum öyle bir meze yapar ki, helali hoş olsun, Kıbrıs’ı veresin gelir!
Madem gıcıksın rakıya…
Neden balık avlıyorsun o zaman kardeşim?
Şerbetle mi yiyeceksin lüferi?
Ne anlamı var deniz börülcesinin, rokanın, radikanın, cibezin…
İnek miyiz biz?
Yanlış şiir okuyorsun…
Hapse giriyorsun.
(Üstüne, yanlış şair okuyorsun…)
Oku bak…
Ne diyor dünya güzeli Orhan Veli:
Şiir yazıyorum
Şiir yazıp eskiler alıyorum
Eskiler verip musikiler alıyorum
Bir de rakı şişesinde balık olsam…
Aydın Boysan

UZAK DURUN

Okumayan, seyahat etmeyen, öğrenmek için çaba harcamayan ama her konu hakkında fikir belirten, her olay hakkında biliyormuş gibi konuşan insanlardan,
Sözünde durmayan, sık sık özür dileyen, zararsız dahi olsa sık sık yalan söyleyen sahtekârlardan,
Verdiğiniz değeri, yaptığınız iyilikleri inkar eden, sizi bir çırpıda, bir olumsuz davranışınızda yerin dibine sokan, ardınızdan iftiralar atan, adınızdan sağda solda kötü bahseden nankörlerden,
Sizin yanınızda yörenizde, sizin için değil de; bindiğiniz araba için, cebinizdeki para için, itibarınız için, çevreniz için, imkânlarınız için olan, sizin olanlara sizden daha fazla değer veren asalaklardan,
Başkasının lafını size getiren, yüzüne iyi konuştuğu insanın ardından gıybetini yapan, türlü türlü iftiralar atan ve sizin yanınızda başkasının aleyhinde rahatlıkla konuşuyorsa, başkasının yanında da sizin aleyhinizde konuşması muhtemel olan riyakârlardan,
Bir ihtiyacını gidermek, bir işini gördürmek için size türlü türlü övgüler düzüp yalakalıklar yapan ama ardından yok olup giden karaktersizlerden,
Birine yaptığı iyiliği ballandıra ballandıra anlatıp kibir atıyla meydanda dolaşan soytarılardan,
Uzak durun!

BEN DELİYİM

Ben Deliyim
Mutluluğu uzaktan seyrederken cebimde küçük umutlar biriktirir, gözlerimi kapının eşiğine dikerim.
İşte o zaman hayat acı kahve tadı verir, hep içime atarım ama kendimi içine atacak bir yer bulamam.
Anlamayana az gelirim, anlayana çok. Ne yarınlar bir şey bekler benden, ne de ben yarınlardan.
Dedim ya, ben deliyim. Ağlamamaya yemin etmiş gözlerim. Herkes konuştuklarını yazar, bense sustuklarımı.

SEVGİ

Kavgayı,
Bir yaprağın üzerine yazmak isterdim…
Sonbahar gelince yaprak kurusun, dökülsün diye…
Öfkeyi,
Bir bulutun üzerine yazmak isterdim…
Yağmur yağınca bulut yok olsun diye…
Nefreti,
Karların üzerine yazmak isterdim…
Güneş açınca karlar erisin diye…
Dostluğu,
Ve sevgiyi,
Yeni doğmuş tüm bebeklerin yüreğine yazmak isterdim…
Onlarla birlikte büyüsün…
Bütün dünyayı sarsın diye……

UNUTMA

Çocukluğunda oynadığın oyunların bir daha oynanmayacağı gerçeğine inanmaya başladığında dünya denen kütle dönüyor ve büyüyorsundur dost. Fakat büyümenin korkulacak bir şey olmadığını kavraman zaman almasın. Her yaşın ayrı hikayelere kapı açtığını bil. Bu, benden sana küçük sır olsun. Geçmişi kabullen, öyle ya da böyle geçti, yapacak hiçbir şeyin yok. Bugününe sarıl. Gelecek, hep hayalini kurduğun o en güzel, en mutlu anları barındıran bir gemi olsun. O gemi için dalgalarla savaş ve hep kendi geminin kaptanı kendin ol. Hayat denen uzun yol seni hiçbir zaman korkutmasın. Düşeceksin, kalkacaksın. Bugün kaybedeceksin, yarın kazanacaksın. Ve her seferinde düştüğün yerden daha güçlü kalkacaksın. Her düşüşünde zedelenen dizlerinin acısını bir müddet unutmayacaksın, ama sonra geçecek. Seni gerçekten mutlu eden bir kalbin yanında tüm ağrıların dinecek, tüm dalların çiçek açacak. Acılarını hatırlamayacaksın dost. O en saf duyguya, aşka inanmaktan vazgeçme. Sarıldığında göğüs kafesindeki boşluğu dolduran kalp atışları huzurun oluyorsa, sarıl ona. Kenetlen. Sev, çok sev. Her yüze gülenin dost olmadığını, sahte gülücüklerin, gereksiz cümlelerin seni doyuramayacağını tecrübe etmene gerek yok. Samimiyetsiz ilişkilere nerede nokta koyacağını bil. Her şeye rağmen umut etmeye devam et. Gelecek güzel günler hep bir adım uzakken uzanıp yakala. Pes etme. Zaman, her ömre sunulmuş en büyük armağanken ondan korkma.
Güzel Şeyler Zaman Alır.