Hayatın Son Çeyreği – Zamanımıza Hayat Ekleyelim

Hayatın Son Çeyreği
Zamanımıza hayat ekleyelim
Bildiğiniz gibi… Zaman sizi alıp götürüyormuş gibi akıp geçiyor, ne kadar çabuk geçtiğini fark etmiyorsunuz…
Daha dün gibi geliyor, gençtim ve daha yeni başlıyordum… Ama tuhaf bir şekilde sanki yüzyıllar önceymiş gibi hissediyorum ve kendime soruyorum: Bütün o yıllar nereye gitti?
Hepsini yaşadığımı biliyorum, o zamanların ve kurduğum hayallerin hatıraları var…
Ama aniden hayatımın son çeyreğinde olduğumu fark ettim ve bu keşif beni şaşırttı…
Bütün o yıllar nereye gitti! Gençliğim beni ne zaman ve nerede bıraktı?
Hayatım boyunca birçok yaşlı insanla tanıştım ama yaşlılığın benden çok uzakta olduğunu hep düşündüm… O zamanlar hayatımın ilk çeyreğindeydim ve dördüncü çeyrek o kadar uzaktaydı ki hayal bile edemiyordum…
Ama şimdi dördüncü çeyrek kapımı çaldı, eşiğimi aştı ve gençliğimi de beraberinde götürdü… Arkadaşlarım emekli oldu, saçları ağardı, yavaş yürüyorlar, neredeyse duyamıyorlar, neredeyse anlayamıyorlar…
Bazıları benden daha iyi, bazıları daha kötü… Ama ne kadar değiştiklerini açıkça görüyorum… Artık hatırladığım o tutkulu ve genç insanlar değiller…
Artık bir zamanlar hayranlık duyduğumuz ve bir gün onlar gibi olacağımızı asla hayal etmediğimiz o yaşlı insanlarız…
Bugün banyo yapmak benim için günlük bir hedef haline geldi! Ve şekerleme yapmak artık isteğe bağlı değil, gerekli!
Çünkü kendi isteğimle uyumazsam, olduğum yerde uyuyakalıyorum…
Ve böylece hayatımın yeni bir bölümüne başladım; acıya, engellere ve yapmak isteyip de yapamadığım şeylere hazırlıksız yakalandım…
Yapmamam gereken şeyler için ne kadar pişmanım… Ve yapmam gereken ama hiç yapmadığım şeyler için ne kadar pişmanım…
Aynı zamanda, geçmişte yapmış olmaktan mutlu olduğum birçok şey var…
Yani, eğer henüz hayatınızın son çeyreğine girmediyseniz… Size hatırlatayım, düşündüğünüzden daha erken gelecek…
Yani, hayatınızda ne yapmak istiyorsanız, şimdi yapın…
Yarına ertelemeyin!
Hayat çok hızlı geçiyor… O yüzden bugün elinizden gelenin en iyisini yapın, çünkü hayatınızın hangi çeyreğinde olduğunuzu asla bilemezsiniz…
Hayatınızın tüm dönemlerini göreceğinizin garantisi yok… O yüzden bugünü yaşayın ve sevdiklerinizin hatırlaması, söylemesi ve yapması için ne yapmak istiyorsanız onu yapın veya söyleyin…
Umarım sizi takdir ederler ve yıllar boyunca onlar için yaptığınız her şey için sizi severler…
“Hayat” size bir armağandır.
Ve yaşam tarzınız, sizden sonra gelenlere bir armağandır…
Öyleyse harika kılın… Hayatınızı iyi yaşayın.
Gününüzün tadını çıkarın…
Eğlenceli bir şeyler yapın…
Mutlu olun…
Size harika bir gün diliyorum…
Unutmayın ki “sağlık” gerçek zenginliktir, altın ve gümüş değil…
Ve şunları hatırlamak daha iyidir:
Dışarı çıkmak güzeldir
Eve dönmek daha güzeldir
İsimleri unutmak sorun değil… Çünkü bazı insanlar sizi tanıdıklarını bile unuturlar!
Golf gibi her şeyde profesyonel olamayacağını biliyorsun.
Eskiden yaptığın şeyler artık senin için önemli değil ve umursamadığın için de artık umursamıyorsun.
Yatakta olmaktansa televizyon açıkken kanepede daha iyi uyuyorsun.
Her şeyin sadece bir “açma” ve “kapama” düğmesiyle çalıştığı günleri özlüyorsun.
Daha kısa kelimeler kullanma eğilimindesin: “Ne?”… “Ne zaman?”… “Nerede?”
Gardırobunda o kadar çok kıyafet var ki… Bir daha asla yarısından fazlasını giymeyeceksin.
Eski şeyler senin için daha değerli oluyor:
Eski şarkılar
Eski filmler
Ve en güzel yanı: Eski dostlar!!
Bunu eski dostlarına gönder… Gülmelerine ve seninle aynı fikirde olmalarına izin ver…
Ve unutma: Önemli olan ne kadar biriktirdiğin değil, ne kadar verdiğindir…
Ve bu nasıl bir hayat yaşadığını gösteriyor…
Sonuç olarak… Ve sanırım bu benim hayat bilgeliğimi özetliyor:
Hayatımıza zaman ekleyemeyeceğimizi çok iyi biliyoruz, ama zamanımıza hayat ekleyebiliriz.

Dünyaya Rağmen Umutlu Olmak Mümkün mü?

Yeni bir yıla girdik. Umutlu olmak istiyoruz ama dünyanın gidişatı umutlu olmaya engel mi? Mücadeleye devam edebilmek için umudu korumak nasıl mümkün olabilir?
Gazze’de olanlar, iklim değişikliği, ırkçı siyasetin yükselişi, giderek bazı coğrafyalarda yaşayan insanların hayatlarının değersizleştirilmesi ve bunun normalleştirilmesi.
Dünyanın dört bir yanında yaşananlar her geçen gün insanları umutsuz bir ruh haline sürüklerken, London School of Economics’ten öğretim üyesi Lea Ypi, The Guardian’da yayımlanan yazısında tam da bu koşullarda neden umudumuzu kaybetmememiz gerektiğini anlatıyor.

Yazının öne çıkan bazı bölümlerini aktarıyoruz:
“2023 yılının bana umut veren anı, tüm umutlarımın kaybolduğunu düşündüğüm an oldu. Ekim ayının ortasında bir cuma sabahıydı ve öğrencilerimle Immanuel Kant’ın 1784 tarihli makalesi ‘Aydınlanma nedir? ’i incelemeye başlamıştık.

Çoğu insan umudun, arzu ile inanç arasında bir yerde bulunan bir tutum olduğunu düşünür: Belirli bir sonuca yönelik arzu ve bir şeyin bunun gerçekleşmesini kolaylaştırdığı inancı.

İsteklerimize uyup uymadığını görmek için dünyada kanıt ararız, bulursak umudumuz olur; aksi takdirde olmaz.

Umut nedir?
Ama benim için umudun anlamı farklı.

Umutlu olmanın dünyanın gidişatıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bu bir tür görevdir, ahlakın gerekli bir tamamlayıcısıdır.

Başkalarının da aynısını yapacağını düşünmek için bir nedenimiz yoksa doğru olanı yapmaya çalışmanın ne anlamı var?

Sorumluluğun kapasitelerini aştığını düşünüyorsak, başkalarını sorumlu tutmanın ne anlamı var?”

Yazar, umudun nihilizmin karşıtı olduğunu söylüyor:

“Paradoksal olarak, dünya ne kadar kötüleşirse bununla mücadeleye devam edebilmek için o kadar umutlu kalmanız gerekir.

Umutlu olmak, doğru sonucu garanti etmek değil, doğru ilkeyi korumaktır: Ahlaki bir dünyanın anlamlı olmasını sağlayan bir ilkedir bu.

Umudu kaybetmek
Peki, benim durumumda umudunu kaybetmek ne anlama geliyordu?

Bu ilkeye olan inancı kaybetmekti.

Siyasi düşünce tarihi dersimde Aydınlanmanın sloganı olan sapere aude’yi (aklını kullanma cesaretini göster) tartışıyor ve Kant’ın bunu neden ‘insanın kendi suçu olan olgunlaşmamışlığından sıyrılma’ olarak tanımladığını araştırıyordum.

‘Kendi başınıza düşünmek, kendinizi başkalarının yerine koymayı düşünmek ve her zaman tutarlı düşünmek: Bunlar aydınlanmış düşüncenin ilkeleridir’ dedim öğrencilere. Göründükleri kadar soyut, bireyci ya da statükoya bağlı değillerdir; tam tersine, içinde yaşadığımız dünya ile inşa etme sorumluluğumuz olan dünya arasındaki boşluğu doldurmak açısından hayati önemdedirler. (…)

Öğrencilerimden biri (…) Kant’ın, Aydınlanma çağında yaşadığı için şanslı olduğunu; en azından o zamanlar insanların bu tür şeyleri sevdiğini söyledi.

Bir diğeri, 18’inci yüzyılda algoritmaların, sosyal medyanın ve yankı odalarının bulunmadığını ve bu nedenle kamusal söylem yoluyla Aydınlanma’ya inanmanın hâlâ mümkün olduğunu ifade etti. Ardından Balkanlardan gelen üçüncü bir öğrencim söz aldı: Soykırımı durdurmamıza bile yardım edememişse, Aydınlanma bizim için ne yapmıştı?

PowerPoint slaytlarımdan uzaklaşıp pencereden dışarı baktım.

İnandığımız dünya ile yaşadığımız dünya arasındaki fark
O ana kadar söylediğim her şey kulağa saçma geliyordu.

Okuduğum, öğrettiğim ve inandığım dünya ile içinde yaşadığım dünya arasında öyle bir uçurum vardı ki.

Her sabah sosyal medyamı kontrol edip haberlerden bir anlam çıkarmaya çalışıyordum ve bulabildiğim tek şey, dünyayı masum sivilleri öldürmenin bazen, bazı insanlar için, bazı koşullar altında kabul edilebilir olduğuna inandırmaya yönelik çabalardı.

Bu genişletilmiş ve tutarlı düşünme düsturuna ve bunu izleyen çifte standart eleştirisine tutunduğum için delirmiş mi sayılırdım? Politikanın bir düzeyde ahlaka karşı sorumlu kalabileceğine inanmak o kadar saçma mıydı?

Umut etmek ahlaki bir görev mi?
Bu soruları daha önce kendime hiç sormamıştım. Dahası, her ortaya çıktıklarında kendime umut etmenin ahlaki bir görev olduğunu hatırlatırdım. Ama bu sefer işe yaramadı. Akla olan inancımı kaybetmiştim ve sözlerim kendim için bile anlam ifade etmiyordu artık.

Peki nasıl toparlandım? Kendime, kendime has bakış açımı hatırlatmaya çalıştım. Varoluşsal çaresizliğimin, felsefi ikilemlerimin ve sorularımın ayrıcalığımı nasıl yansıttığını hatırlattım.

Haksızlığa maruz kalan, onurlarına yönelik hakaretlere göğüs geren, ötekileştirilen, susturulan, sömürülen, ölüme terk edilen ya da öldürülen insanlar, kendilerine umutlu olup olmadıklarını sormayı göze alamazlar. Hayata tutunurlar, baş etmeye çalışırlar, savaşırlar. (…)

Bizlerin yapabileceği, en azından umudun zeminini sorgulamaktan kaçınmak ve kendimize biraz daha müsamaha göstermektir. Belki de Aydınlanmanın gerçek siyasi anlamı budur: Umudun olup olmadığı, yalnızca ondan şüphe etme ayrıcalığına sahip olanlar için geçerli bir sorudur. Bu da dünyanın çok küçük bir kısmı için geçerli.”

KAYNAK: Fikir Turu

Ruhsal Yorgunluk

Daha mutlu bir hayat için ruhsal yorgunlukla mücadele yöntemleri;
Sürekli yorgunsunuz. Belki bütün gün dinlendiniz ancak yerinizden kalkacak enerjiniz yok. Fiziksel olmasa da ruhunuz yorgun olabilir

Unutmayın ki ruhunuzun iyiliği, fiziksel sağlığınız üzerinde de etkilidir. Ruhsal olarak kötü hissettiğinizde hastalıklara yakalanmaya daha açık bir hale gelirsiniz. Bu nedenle ruhsal yorgunlukla mücadele yöntemlerinden yararlanmak, genel sağlığınız için oldukça önemli. Her insan hayatının bazı dönemlerinde ruhsal olarak yorgun hissedebilir, tabii ki bu durum, kötü ya da yanlış bir şey yaşadığınız anlamına gelmez. Ancak uzun süredir negatif şeyler hissediyorsanız, bir uzmandan yardım almak isteyebilirsiniz. İşte ruhsal yorgunlukla mücadele etmenize yardımcı olacak bir rehber.

Ruhsal yorgunluk neden olur?
Ruhsal yorgunluğun birçok sebebi bulunabilir. Bu durumu şöyle düşünebilirsiniz. Saatler boyunca egzersiz yaparsanız o gün kolunuzu kıpırdatmaya haliniz olmayabilir. Aynı şekilde uzun bir süre zorlu bir zihinsel aktiviteye maruz kalmak da ruhsal yorgunluğa neden olur. Mesela her zaman tetikte veya stresliyseniz ya da anksiyete, depresyon gibi bir hastalığınız varsa zihinsel yorgunluk yaşayabilirsiniz.

Ruhsal yorgunluk nasıl anlaşılır?
Beyin yorgunluğu belirtileri aslında kişiden kişiye göre değişebilir, ancak genel olarak ruhsal yorgunluk belirtileri şu şekildedir.

Öfkeli veya sabırsızsınız
Zihinsel olarak yorgun hissettiğiniz zaman, öfkeli olmaya da daha meyillisiniz. Sinir, vücudumuzda en hızlı hissettiğimiz duygudur. Bu yüzden de genellikle yorgun ya da aç olduğumuzda sinirli hissederiz.

İş yapamıyorsunuz, çalışmaya isteksizsiniz
Zihinsel yorgunluk üretkenliğinizi etkiler. Konsantre olamazsınız, hatta bazen yerinizden bile kalkamazsınız, çünkü çok yorgunsunuz.

Dikkatiniz sürekli dağılıyor
Zihinsel yorgunluk, dikkat eksikliğine neden olur. Bu, belki kitap okumak ya da film izlemek gibi durumlarda pek sorun olmaz ancak araba kullanırken ya da yemek yaparken dikkatinizin dağılması oldukça tehlikeli olabilir.

Uykusuzsunuz
Ne kadar yorgun olursanız olun uyuyamadığınız geceler olmuştur, değil mi? Ruhsal olarak ne kadar bitkin olsanız da hala içten içe büyük bir acı hissediyorsunuz, belki beyniniz bazı şeyleri anlamlandırmaya çalışıyor. Sonuç olarak uyuyamıyorsunuz.

Sürekli sağlıksız yiyeceklere yöneliyorsunuz
Ruhsal olarak yorgun hissettiğinizde, vücudunuz mutluluk hormonu olan dopamini sağlamak için başka yollar arar. Fast food gibi yiyecekler, genellikle uyuşturucu etkisi yaratır. Böylece zihinsel yorgunluk dönemlerinde canınız daha çok bu lezzetli ancak sağlıksız besinleri çeker.

Daha fazla acı hissediyorsunuz
Zihinsel yorgunluk yaşayan bazı insanlar, vücutlarında fiziksel acılar da hissedebilir. Bu durum herkes için geçerli değil, ancak uzmanlar bunun da beyin yorgunluğu belirtileri arasında olduğunu söylüyor.

Sürekli hata yapıyorsunuz
Tabii ki her zaman, her şeyi mükemmel yapamazsınız. Ancak sürekli olarak hata yapıyor, kendinizi kontrol edemiyorsanız bu da bir ruhsal yorgunluk belirtisi olabilir.

Ruhsal yorgunlukla mücadele yöntemleri
Peki, ruh yorgunluğu nasıl geçer? Dediğinizi duyar gibiyiz. Açıkçası ruhsal olarak yorgun olduğunuzu düşünüyorsanız uzun bir süreç sizi bekliyor demektir. Aynı zamanda bu süreç herkes için farklı bir seyir izleyebilir.

Ruh halinizi kontrol edin
Kendinize, gün için ruh haliniz ile ilgili sorular sorun. “Şu an ne hissediyorum, neden böyle hissediyorum?” Bu sorular sayesinde hem sizi tetikleyen bir şey olup olmadığını anlayabilir hem de durumu biraz daha normalleştirebilirsiniz.

Kendinize nazik olun
Biliyoruz, bunu söylemek yapmaktan çok daha kolay. O zaman şöyle yapalım: Bundan sonra kendinizi, çok sevdiğiniz bir insan olarak düşünün. Onlara nasıl davranırdınız? Muhtemelen gün içinde kendinize söylediklerinizi söylemezdiniz, değil mi?

Hedeflerinizi belirleyin
Hayatınızda bir amaç olması, ileriyi görmenize ve belirsizlikten kurtulmanıza olanak sağlar. Ayrıca bir hedefiniz olması, ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun hayattan zevk almanızı sağlayacaktır.

Hayır demeyi öğrenin
İnsanlara sürekli “evet” demek, ruhsal enerjinizi tüketir. Sürekli birilerini onaylamaya alıştıysanız bir anda “hayır” demeye başlamak çok zor olabilir, bu yüzden küçük şeylerle başlayın. Bunu yaparken de kendinize nazik olmayı unutmayın. Eğer bugün başaramadıysanız, yarın tekrar deneyebilirsiniz.

Kaynak: ListeList

Neden Bir Şeylerden Şikayet Ediyoruz?

Sürekli Bir Şeylerden Şikayet Etmemizin Altında Yatan Psikolojik Sebepler

Neden bir şeylerden şikayet ediyoruz? Tabii ki her şikayetinizin özel bir sebebi var ancak genel olarak şikayetlerin altında yatan psikolojik sebepler neler?

Neden Şikayet Ediyoruz?
Şikayet etmek, başkalarıyla ilişki kurmanın bir yoludur. Modern toplum, izolasyon ve güçsüzlük duyguları üretir. Şikayet, bu koşullara bir cevaptır. Geleneksel ve sosyal medyanın kamusal alandaki tehlike ve olumsuz haberlerinin ardından yaşanan tedirginlik duygusu ve ardından gelen yeni tehdit dozları bir kültürel yönelim bozukluğuna yol açmaktadır. Bu kıyamet döngüsü, özellikle diğer bilgi kaynaklarından ve sosyal ilişkilerden yoksun olan izleyicilerdeki güven duygusunu yıpratmaktadır. Gittikçe içine kapanan insanlar için engellenmiş, çaresiz, açıkta kalmış, mağdur ve yalıtılmış hissetmek kolaydır. Neşeyi bulmaları gereken yerde korkuyu görürler ve şaşkınlık yerine şok yaşarlar. Kronik olarak şikayet eden bu hoşnutsuzlar için panzehir bir şekilde hayatının kontrolünü ele geçirmektir.

Neyi Şikayet Ediyoruz?
Genellikle, kontrol etmekte kendimizi güçsüz hissettiğimiz ve gerçekten değişmesini beklemediğimiz durumlardan şikayet ederiz. Artan fiyatlar, hava durumunu, genel kurallar ve diğer insanların araba sürüşü gibi. Listeye günlük talihsiz olayları da ekleyin. Ayrıca bedensel ve zihinsel rahatsızlıklar ile çeşitli acı ve sızılarımızı da dahil edin. Tipik olarak, bu konuları doğrudan çözmek yerine bu konulardan bahsederiz. İlkini yapmak, şikayet etmekten eleştirmeye ve hatta düzeltmeye geçmek anlamına gelir. Şikayet etmek ise daha güvenli, daha az efor gerektiren ve daha az sonuç doğuran stratejidir.

Şikayetler, memnuniyetsizlik ifadelerinden çok, stratejik etkileşim ve insanların ilişkilerde kendilerini konumlandırma biçimleridir. Bugün insanların olumlu yorumlardan ziyade olumsuz yorumları ifade ederken kendilerini daha özgür hissettikleri bir şikayet kültürü içinde yaşıyoruz. Çoğunlukla, homurdanmamızın dinleyicimizden aktif bir teşvik almasını ya da bu olmazsa pasif teselliyi (“biliyorum!”) bekliyoruz. Bunun bir tür duygusal dışavurum olduğu ve dolayısıyla kendi yolunda yararlı olduğu iddia edilebilir. Ancak bunun etkileri, sınırlı ve kısa ömürlüdür. Neredeyse anında, kişi kasvet ve kıyamete döner.

Şikayet; ritüel, oyun, iş ve paylaşım biçimlerini alabilir. Her birinin belirli işlevleri vardır. Şikayetler, basit duygusal patlamalar gibi görünse de aynı şekilde, diğerlerinin standartlarımızı bilmesini sağladığımız bir sosyal etkileşim biçimidir.

Şikayet Etmenin Dört İşlevi
1- Ritüel olarak şikayet etmek: “Hala buradayım”. Seyircimiz genellikle işte yine yapıyorsun diye düşünür. Çok az yanıt alınıyor veya hiç yanıt alamıyorken endişelerimizi yeniden dile getiriyoruz. Bu türden şikayet etmek, kim olduğumuzu ve neyi temsil ettiğimizi yeniden onaylama amacına sahiptir. Başkalarının başarısızlıklarını kınayarak, bir şekilde güçlenmiş hissediyoruz. Direnme, gördüğümüz gibi, teslim olmaktan iyidir. Yarın aynı şeyleri, aynı insanlara ve kendimize söyleyeceğiz.

2- Oyun olarak şikayet etmek: “Hadi ortalığı hareketlendirelim”. Bazen şikayet, şakalaşma ve hafif bir çatışma biçimini alır. Karşılıklı şikayetler ortaya çıkar, savaş kızışır, sonunda enerji atılır ve karşılıklı şikayetler kabul görür.

3- İş olarak şikayet etmek: “Hadi bir şeyleri değiştirelim”. Birçok şikayet oldukça amaçlıdır. Örneğin partnerler, davranış değişikliğini gerçekten istedikleri ve bekledikleri için birbirlerine dırdır ederler. Dırdır duymak hoş değildir. Kırgınlıklara neden olabilir. Ama aynı zamanda eylem için bir motivasyondur.

4- Paylaşım olarak şikayet etmek: “Bu işte beraberiz”. Kişinin küçük fiziksel ve psikolojik endişeleri veya durumsal stresleri hakkında konuşması, ilişkide duyguları paylaşmanın veya açık olmanın bir yolu olabilir. İdeal olarak, bu paylaşım alıcıdan benzer bir açıklığa yol açar. Aynı zamanda şikayet, kişinin kendi başarısızlıklarına ve eksikliklerine odaklıdır. Bu kendi kendine eleştiri, bir destek talebi gibi görünebilir.

Sonuç Olarak;
Şikayet etme yöntemlerimizin hoşnutsuzluk ifadelerinden çok çevremizdeki insanlarla ilişkiler kurma biçimleri olduğunu kabul edersek, şikayetleri de daha farklı bir gözle değerlendirip birbirimizi anlama yolunda bir aşama daha ileri gidebiliriz.

Kaynak: psychologytoday.com

ASLAN VE KARINCANIN HİKAYESİ

Küçük bir Karınca her sabah erkenden işine gelir ve neşe içinde çalışmaya başlardı…
Çok çalışır… Çok üretir… Ve bunları keyif içinde yapardı.

Patronu Aslan, Karınca’nın başında yöneticisi olmadan kendiliğinden bu kadar hevesle çalışmasına çok şaşırırdı.

Bir gün karlılığı ve verimliliği arttırmak için aklına parlak bir fikir geldi.

Eğer Karınca, başında bir yönetici bile olmadan bu kadar üretken olabiliyorsa, bir de başarılı bir yöneticisi olsa neler yapardı.
Bunun üzerine, müthiş bir yöneticilik kariyeri olan ve yazdığı raporlarla ünlü Hamamböceği’ni işe aldı. Hamamböceği işe öncelikle bir saat alarak başladı.

Böylece Karınca’nın çalıştığı saatleri tam olarak ölçebilecekti. İş saatlerinde gevşekliğe müsaade etmeyecekti. Elbette raporlarını düzenleyecek bir sekretere de ihtiyacı olacaktı.

Bu nedenle; hem telefon trafiğini yönetmek ve hem de arşiv işleri için Örümcek’i işe aldı.

Aslan, gelişmelerden çok memnundu. Hamamböceği’nin hazırladığı raporlar gerçekten harikaydı. Hatta ondan üretim hızını ölçen ve karlılığı analiz eden renkli grafikler de hazırlamasını istedi. Böylece bu raporları ortaklarına sunum yaparken kullanabilecekti.

Hamamböceği, bu raporları üretebilmek için yeni bir bilgisayara ve donanıma ihtiyaç duydu.

Artık artan ekipmanlar için de bir bilgi işlem departmanı oluşturmanın zamanı gelmişti. Bu işleri idare etmek için Sinek’i işe aldı.

Bir zamanlar mutlu, üretken ve rahat olan Karınca bu yeni toplantı düzeninden ve evrak işlerinden yılmıştı. Zamanın büyük bir kısmını sorulan soruları cevaplamak ve evrak işleri yapmakla geçiyordu.

Aslan, Karınca’nın bölümünün giderek büyümesinden memnundu. Bölümü daha da büyütmek üzere bir üst yöneticiye ihtiyaç olduğunu düşündü. Ve bölüm başkanı olarak başarıları ile ünlü Ağustosböceği’ni işe aldı.

Kendi rahatına ve keyfine düşkün Ağustosböceği’nin ilk icraatı ofisi rahat edebileceği yeni mobilyalarla döşemek oldu.

Tabii ki kendisinin yeni bir bilgisayara, bütçe kontrol ve stratejik verimlilik planı hazırlanması için kişisel bir yardımcıya ihtiyacı vardı. Bunun üzerine eski işyerindeki yardımcısını işe aldı.

Karınca’nın çalıştığı yer giderek kimsenin gülmediği, neşesiz ve mutsuz bir mekana dönüşmüştü. Ağustosböceği, patronu Aslan’ı ortamın ruh halini değiştirecek bir çalışma yapılması gerektiğine ikna etti.

Bunun üzerine, Karınca’nın bölümünde olup bitenleri gözden geçiren Aslan, üretimin ve karlılığın dramatik bir şekilde düştüğünü farketti. Hemen, son derece itibarlı ve iyi tanınmış bir Danışman olan Baykuş’u sorunu çözmesi için işe aldı.

Baykuş, Karınca’nın departmanında 3 ay geçirdi. Bu hummalı çalışmanın ardından ciltlerce süren muhteşem bir rapor yazdı. Raporun sonucu şuydu: “Departmanda aşırı istihdam vardı”.

Aslan, raporu inceledikten sonra dramatik bir karar verdi.

Ve, elbette, ilk olarak negatif tavırlarıyla dikkat çeken, mutsuz ve çalışma isteğini kaybetmiş olan Karınca’yı işten çıkardı.

ZAMANIN KIYMETİNİ BİLMEK

“Her şey zamanla telafi edilir de, geçip giden zaman hiçbir şeyle telafi edilemez” diyor Goethe.

Çoğumuzun geriye dönüp her baktığında, “Yazık olmuş,” dediğimiz zamanlarımız olmuştur. Ya da, “Şimdiki aklım olsaydı o anların kıymetini daha iyi bilirdim,” dediğimiz, o anlara dönmek için çok şeyi feda edebileceğimiz yaşanmışlıklarımız ve yaşanmamışlıklarımız vardır elbet. Geçmişin adına ister tecrübe deyin ister pişmanlık ama ortada bir gerçek var ki o da sahip olduğumuz tek şey şu andır.

Ne kimsenin elinde geçmişi değiştirecek sihirli bir değnek ne de önünde geleceği görecek gizemli bir küre var. Mademki geçip giden zamanı durduramıyoruz, o zaman elinden tutmasını öğrenelim. Bir anı kumbaramız olsun ve içine güzel anılar biriktirelim. Yıllar sonra şu zamanı düşündüğümüzde, “İyi ki yaşamışım,” diyelim. Zaman kavramını bizden sürekli bir şeyler çalan bir hırsız olarak değil de, bize bir şeyler vermek isteyen bir üstat gibi görelim. Onunla en çok kavgalı olanlar kimlerdir, biliyor musunuz? Zamanı kötü kullananlardır.Onu hoyratça boş yere harcayanlardır. Ve en büyük pişmanlıkları da onlar yaşarlar.

En büyük “keşke”ler hep onların dilinde dolaşır. İşte bu yüzden her gece başınızı yastığınıza koyduğunuzda kendinize önce şu soruyu sorun: “Nasıl geçti günüm?” Kendini iyi hissetmek için, kendin için bir şey yaptın mı? Bir insanın mutlu olmasına sebep oldun mu? Günün çoğunda, o tatlı gülümsemen yakıştığı yerden uzun süre kayboldu mu? İşte bu soruların karşılığı olarak, “Harika bir gündü benim için. Çok şükür,” diyebiliyorsan eğer o gün sadece nefes almamış, aynı zamanda da yaşamışsındır.

Tagore bir sözünde der ki: “Boş zaman yoktur. Boşa geçen zaman vardır.” İşte bu boşluklarda kaybolmana izin verme. Sen onu yönettiğin zaman, o senin hizmetine girer. Ama eğer ki onu serbest bırakırsan senin efendin olur ve o seni istediği gibi yönetir. Ve sakin unutma; o senin en değerli hazinendir. Kime hediye ettiğine, kime ellerinle teslim ettiğine dikkat et. Çünkü kimse sana kaybolan yıllarını geri vermeyecek.

Alıntı

DERS VERİCİ BİR DAVRANIŞ…

DERS VERİCİ BİR DAVRANIŞ…
Akdeniz Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Prof. Dr. Burcu Demirel, mezun olan öğrencilerinin son sınavı için hazırladığı kağıtla herkesi duygulandırdı.
Yaptığı işlerle öğretmenliğin ne kadar kutsal bir meslek olduğunu bizlere bir kez daha gösteren Akdeniz Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Burcu Demirel, 120 öğrencisinin final sınavında öğrencilere soru sormak yerine kendine sorular sorarak öğrencilerini duygulandırdı.
Sınava katılıp kağıdı okuyan tüm öğrencilere geçer not veren Demirel, öğrencilerinin son sınavında yaptığı bu sürprizle son bir ders vermiş oldu.
“Ayrılmanın gökteki yıldızlar kadar çeşidi vardır dememiş miydi Shakespeare” cümlesi ile sınava başlayan Prof. Dr. Burcu Demirel, “İşte geldi o vakitlerden biri daha. Yuvadan uçma vaktiniz artık. Somun ekmek ve makarnaya, menemenden bozma çakma yemeklere, sabahlamalara, kankalara, kaprislerimizi çekmelere, kırık dökük mobilyalı evlere, kültür mahallesine, melteme, kantinin yengesine, kankanın el şakalarına, yerine imza atmalara, çaktırmadan kopyalara, sorumluluk bilmeden, ev geçindirme derdi çekmeden, sabah akşamı olmayan günlere ve gecelere, derste uyumalara, dersi kaynatmalara, haftalık değişen aşklara, arkadaş sevdalarına, dostlukların en hakikilerine, bilmem daha nelere veda vakti… Kocaman bir ömür bekliyor sizi, upuzun yollar, nice sevdalar, nice hayal kırıklıkları, nica telaşlar, nica gözyaşları, nice mutluluklar…
Hayat kendiliğinden ne iyidir ne de kötü. Ona iyiliği ve kötülüğü katan bizleriz. İyi olsun yollarınız, umut dolsun düşleriniz, hayal kurup uğruna adanan ömürleriniz olsun. Kendini tavaf edenlerden, istifleyip biriktirenlerden değil, nice canda can olan, vatan aşkıyla yanan, üretmeye, hayal etmeye can atan, umutsuzluğa düştüğünde dönüp mucizevi yaradılışına bakıp ilham alan, atasının izinde yoğrulan, onurlu, vicdanlı, üretken yiğit kadınlar ve yiğit erkekler olan kuzularımızsınız siz bizim. Sevdamızsınız, gözümüzdeki yaşsınız gidişinizle…
Bize yaşamayı, bir amaca, bir hayale bağlanmanın önemini ömür geçtikten sonra öğretiyorlar. Unutmayın ki bir amaca bağlanmayan, bir hayal ile yanıp tutuşmayan ruh, yolunu kaybeder. Amaçsız, hayalsiz, aşksız kalmasın o güzel yürekleriniz…
Bir deli hocamız vardı dersiniz. Bu satırlar kalsın benden size bir hatıra. Alın götürün yanınızda. Ama bilin ki delilik, Montaigne’nin dediği gibi özgür bir kafanın yiğitçe çıkışları, yüce ve görülmedik bir erdemin ortaya attıklarıyla çok yakın kapı komşusudur. Deli olarak nitelendirilenlerden olmanız dileğiyle.”
Prof. Dr. Demirel, yazının devamında kendine 5 tane soru sordu.
Bu sorular:
Kendime soru 1: Sana emanet edilen bu gençlere ne kattın?
Kendime soru 2: Onlara hayatın bir sınav kağıdından, bir test yaprağından ibaret olmadığını aktarabildin mi?
Kendime soru 3: Onlarda birazcık bile olsa, toplumsal olaylara, ihtiyaç duyanlara karşı; gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz, kısacası nefes alabildiğimiz için bile sorumluluk hissetmemiz gerektiği konusunda farkındalık uyandırabildin mi?
Kendime soru 4: Onlara şarjı bitmeyen kitaplarımıza sevdalanmaları yolunda küçücük bile olsa aşk duydurabildin mi?
Kendime soru 5: Onlara hoşgörüyü, vicdanlı olmayı, gülümsemeyi, memleket sevdasını, istiflemeden paylaşarak yaşamayı hatırlatabildin mi?
Prof. Dr. Burcu Demirel, bu sınavın ardından final sınavında neden böyle bir şey yaptığını anlattı. Demirel, “Uzun yıllardır öğretim üyesi olarak nice sınav yaptım. Çocuklara bir sürü soru sordum. Biz sınavları hep karşı tarafa yapıyoruz. Anlatıyoruz. Dikte ediyoruz sınıf içinde. Sonra bunu ne kadar iyi dikte etmişiz diye bunun kontrolünü sağlamak için sınav yapıyoruz. Daha sonra da puanlayıp çocuklara geçtin, kaldın diyoruz. O gün tamamen plansız olarak düşündüm ki, bu ders artık bitti ve öğrenciler mezun olacak. Acaba bu sınavı kendime yönelik yapsam onların huzurunda. Kendime soru sormak istedim. Ben, bana emanet edilmiş bu gençlere ne kattım, ne verdim, hangi değerleri öğretebildim. Hiçbir plan yapmadan sınav öncesinde yarım saat içerisinde bir ablanın kardeşine mektup yazması gibi mektup yazmak istedim. Arkasından da kendine sorular yönelttim” dedi.

Sınavdan önce öğrencilere sınavın zor geçeceğini söyleyen Demirel, sınav öncesinde öğrencilerin yüzünün asık olduğunu, ancak sınav başladıktan sonra kız öğrencilerin gözlerinden yaşlar aktığını belirtti. Demirel, “Sınava gelen herkesin yüzü asıktı. 120 öğrenci katılmıştı. Dağıtılan kağıtları okumaya başladıklarında kız öğrencilerin gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Okuyan gelip bana sarıldı. Çok güzel anı olarak kaldı”
Demirel’in yaptığı bu büyük örnek davranışın ardından İşletme Bölümü 4’üncü sınıf öğrencisi Seren Kaplan’da bir açıklama yaptı. Kaplan, “Kağıdı alınca çok şaşırdım. Hocamız gerçekten bizi hayata hazırlamıştı yıllar içinde. O sınav kağıdında 4 yılın birikmişliğini bize yansıttı. Bizi bir yandan mutlu etti, bir yandan hüzünlendirdi. Artık bizi bekleyen bambaşka bir hayata hazırladı aslında bu sınavla. Kendine sorduğu soruların cevaplarını da bizimle paylaştı o yazdığı satırlarla. Bizim bu cevaplarla yola devam etmemiz gerektiğini de gösterdi bir anlamda” dedi.
Demirel’in bu örnek davranışı sosyal medyada da büyük yankı uyandırdı…
Antalya Gündem

Ubuntu Felsefesi

Afrika’da çalışan bir antropolog bir kabilenin çocuklarına, birlikte oynayacakları bir oyun önerdi:
“Ben karşıdaki ağacın altına bir sepet meyve koyacağım, siz de şuradaki çizgide sıralanacaksınız ve yarışın başlaması için benim işaretimi bekleyeceksiniz. Ağacın altına ilk hanginiz ulaşırsa, sepetteki ödülü o kazanacak, tüm meyveleri o yiyecek.” dedi. Sonra da, çocukların başlama çizgisinde sıralandıklarını görünce “Başla” işaretini verdi. O an tüm çocuklar el ele tutuştular, koştular, ağacın altına birlikte vardılar ve sepetteki meyveleri birlikte yemeye başladılar. Antropolog, şaşırmıştı. Neden böyle yaptıklarını sordu: “Ubuntu yaptık.” dediler. Antropolog bunu ilk kez duyuyordu. Ne anlama geldiğini sordu.
“Birbirimizle yarışa girseydik, yarışı sadece birimiz kazanmış, beşimiz kaybetmiş olacaktık. Beş arkadaş üzülünce, yarışı kazanan bir kişi nasıl ödül meyveyi yiyebilirdi?” dediler ve Ubuntu’nun anlamın açıkladılar. Onların dilinde Ubuntu, Ben, biz olduğumuz için Ben’im demekti.
Ubuntu, insanların birbirlerine bağlılık ve ilişkilerine odaklanan etik ya da hümanist bir felsefedir. Özgürlükçü barış aktivisti Leymah Gbowee bu felsefeyi “Ben, ben olduğum için sen, sensin” sloganı ile tarif eder.
Sözcük Güney Afrika’daki Bantu dilleri’nden gelmektedir. Ubuntu klasik bir Afrika anlayışı olarak görülmektedir. Ubuntu Linux dağıtımı adını bu felsefeden alır. Ubuntu konusu, John Boorman’ın 2004 tarihli filmi “In My Country’nin ana konusudur.
Ubuntu, koloni öncesi Afrika’nın hatırlanabilecek imgelerinden birisidir. Ubuntu’nun ne doğrudan bir çevirisi vardır ne de kolaylıkla tanımlanabilir. Kökeni insaniyete yüksek bir değer atfeden geleneksel Afrika toplumlarına dayanmaktadır. Toplumsal bir bağlamda ifadesini bulan hümanizmdir. Güney Afrika’da çoğunluk diğer kişilerle ilişkilerinde kişiliğini ve onurunu hisseder. Bireyin kimliği, ötekinin ve toplu halde diğerlerinin kimliklerine saygı göstererek şekillenir. Bu prensip, insancıllığı, insanlığı ve sadece bağlılığı değil aynı zamanda birbiriyle bağlılığı da kapsar: Toplumun bir üyesi topluma aittir, onun bir parçasıdır ve ona katkıda bulunur. Bu sinerjik ve kapsayıcı bir toplum duygusunu ima eder
Bir başkasının insanlığının incitilmesinin, her bireyin toplumun bir parçası olması nedeniyle bireyin ve toplumun insaniyetine zarar vereceğini kabul eder. Prensip, birbirini gözetmeyi ve her bir bireyin diğeri için sorumlu olmasını önemser. Ubuntu sadece bir hayat felsefesi değil, aynı zamanda sosyal davranış için bir rehber oluşturmaktadır. Belli bir amaca ulaşmak için gerekli tuhaf bir hukuki felsefe değildir. Aksine, her bireye kendisine saygı duyulmasını isteme hakkını veren zorlayıcı bir standarttır. Öç alma ve yaptırıma kesinkes karşı durmaktadır. Belki Ubuntu’nun en iyi tarifi Güney Afrika’nın önceki Mahkeme Başkanı, Ismail Mahomed, tarafından yapılmıştı: “Ubuntu ihtiyacı, kadınlarımız ve erkeklerimize karşı duyulan sevgiden zevk alma ve onlar için içgüdüsel bir kapasitenin değerler sistemini; doğuştan olan insanlıklarını tanımanın sevincini ve sorumluluğunu ortak toplum içerisindeki etkileşimde bunun meydana getirdiği karşılıklılığı; onun doğurduğu yaratıcı duyguların zenginliği ve hem vericilerde hem de hizmet ettikleri ve hizmet edildikleri toplumda serbest bıraktığı ahlak enerjilerini ifade etmektedir.”
Herkese eşit davranmak Afrika ruhunun bir parçasıdır. Çünkü biz ubuntu yani “ben, ben olduğum için sen, sensin” diyoruz. Diğerleri diğerleri olduğu ve olacağı için biz biziz. Afrikalılar için, kurdukları ilişkiler çok önemlidir. Bu nedenle, Avrupalıların yenilikçi, soyut dünyalarını, Afrikalıların insana bakış açısını yansıtan düşünceleri ile birleştirmeye yönelik bir tutum sergilemenin önemini öğrendik. Şunu öğrendik ki, insanın dış kabuğu olan derisini ortadan kaldırdığınızda hepimiz aynı kanı taşıyan insanlarız. Derimizin altında olan şey tamamen aynı. İnsanlığımızın da aynı olduğunu anlamak uzun zamanımızı aldı.
Güney Afrika’daki Zulu Halkı için toplum “umuntu ngumuntu ngabantu” deyişinin etrafında, yani “kişi ancak diğer insanlar sayesinde kişi olur,” ifadesiyle inşa edilir. Başka deyişle, kişi bireyselliğini geliştirmek için başkalarına ihtiyaç duyar. İsi-Zulu dilinde “insanlık” anlamına gelen “ubuntu” terimi, “Beni ben yapan etrafımdakilerdir,” Afrika felsefesini ifade eder.
Doğu Afrika’da benzer bir deyim, Swahili dilindeki “mtuniwatu” sözcüğüyle ifade edilir; bu söz, “kişi, başkaları sayesinde vardır,” anlamına gelmektedir. Topluluğu yücelten bir bakış açısıdır bu ve bütün dünyada örneklerine rastlanır: Örneğin Brezilya’da “mutirão”, Zimbabwe’de “batsiranai”, Filipinlerde “bayanihan”, Endonezya’da “gotong royong”, Kenya’da “harambee”, Sri Lanka’da “shramadama”, Botswana’da “tirelosetshaba”, Arap Emirlikleri’nde “taka’ful”, Ekvator ve Peru’da “minga”, Amerika Birleşik Devletleri’nde “komşuluk ve birlikte ahır inşa etmek”, Sudan’da “naffir”, bir ev inşa etmek ya da hasat yapmak gibi işler için oluşturulan ve sonra da dağıtılan topluluk gruplarına ya da ortak komşuluk pratiğine gönderme yapar. “Naffir”, bütün olarak topluluğa yarar sağlar ve kimi zaman etnik hudutları da aşar.
Kelime (ubuntu), öncelikle “ubu” önek şeklinde ifade edilir ve “Be-ing” her şeyi içeren, “enfolded” de evren anlamına gelir. Kök “-ntu” ise farklı “biçim ve olma” nın modlarında somut oluşumları ile evrenin açılımını ve yaşam sürecini karşılar. Bu süreç, bilerek konuşma ve insanın doğuşu karşılığıdır. Böylece bu varlığın ne olduğu deneyim ve bilginin ortak çabalarıyla ifade edilir. Bu, “ubuntu’nun sübjektif (öznel) özelliklerinde görülebilir ve geniş ufuk sahibi olma anlamları taşır.
Güney Afrika’nın tamamına yayılmış olan Ubuntu felsefesinin unsurları, tüm dünyada pek çok gelenekte bulunur. Ubuntu, karşılıklı destek ruhu içinde birbirinin refahı ve iyiliği için ötekini düşünüp gözetmeye değer verir. İnsanın kıymetinin, komünal ilişkinin, insani değerlerin, doğal çevreye ve onun kaynaklarına saygının kabul edilmesine dayanır. Bir Güney Afrika ülkesine ait resmi bir evrakta belirtildiği üzere:
“Her bireyin insanlığı ideal olarak, onun diğerleriyle ilişkisinde ifade bulur. Ubuntu, insan ancak başka insanlar aracılığıyla insan olur, demektir. Aynı zamanda her yurttaşın bireysel ve toplumsal refahın arttırılması için hem hakları, hem de sorumlulukları olduğunu kabul eder.”
Ubuntu kavramı, diğerleriyle ilişki içindeki bireyi tanımlar. Nelson Mandela’nın sözleriyle ifade edecek olursak: “Bir ülkeden geçen bir seyyah bir köyde durur, yiyecek ya da içecek istemesine gerek yoktur. O köyde durduğunda köylüler ona yiyecek verir, onu ağırlar. Bu Ubuntu’nun bir veçhesidir ama başka pek çok veçhesi de vardır. Ubuntu insanların kendilerinin bizzat zenginleşmemesi gerektiği anlamına gelmez. Burada asıl mesele şudur: Etrafındaki topluluğun daha iyi konuma gelmesi için de aynı şeyi yapıyor musun?”
Desmont Tutu, Ubuntu’yu şu şekilde açıklar; “Ubuntu’ya inanan bir insan diğerlerine açıktır, diğerlerine olumludur, diğerleri iyi ve yetenekli olduğunda tehdit altında hissetmez, onun daha büyük bir bütünün parçası olduğunu bilmekten gelen bir özgüveni vardır ve diğerleri aşağılandığında, küçük düştüğünde, zulme uğradığında ya da ezildiğinde kendini de aşağılanmış hisseder.”
Desmond Tutu, Afrika’ya ait “ubuntu” (insanlık etmek) kavramında kök salan onarıcı adâlet ilkelerinden söz etmektedir: “Biz beraberlik için, birbirine bağımlı hassas bir iletişim ağında yaşamak üzere yaratılmışız. Bütünüyle kendine yeten bir insan, insan değildir. Çünkü hiç birimiz dünyaya mükemmel bir şekilde gelmeyiz. Ubuntu için en iyi şey, toplumsal uyumdur.”
Alıntı

Yarattığımız dünya bizim düşünce biçimimizin ürünüdür

Şu sözler Mahatma Gandi’ye ait;

‘’Söylediklerinize dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür,
Düşüncelerinize dikkat edin, duygularınıza dönüşür,
Duygularınıza dikkat edin, davranışlarınıza dönüşür,
Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklarınıza dönüşür,
Alışkanlıklarınıza dikkat edin, değerlerinize dönüşür,
Değerlerinize dikkat edin, karakterinize dönüşür,
Karakterinize dikkat edin, kaderinize dönüşür.’’

Gandi’ye göre; ‘’düşüncelerimiz kaderimizdir.’’

Zaten çoook önceden Mevlânâ da aynı şeyi söylememiş miydi?

‘’Kardeşim sen düşünceden ibaretsin.
Geri kalan et ve kemiksin.
Gül düşünürsün, gülistan olursun.
Diken düşünürsün, dikenlik olursun.’’

Bilenler bunu böyle söylüyor; düşüncelerimiz kaderimizdir!
Yaşadığımız her şeyin temel kaynağı düşüncelerimizdir!

Avusturyalı düşünür Ludwig Wittgenstein ‘’Tractatus’’ isimli eserinde ‘’düşünce’’yi ‘’tasarım’’ olarak kabul edip şöyle yazıyor;

‘’Olguların mantıksal tasarımı, düşüncedir.’’ “Bir olgu bağlamının düşünebilir olması şu demektir: Biz onun bir tasarımını kurabiliriz.’’
‘’Doğru düşüncenin toplamı, dünyanın bir tasarımıdır.’’
‘’Düşünce, düşündüğü olgu durumunun olanağını içerir. Düşünülebilir olan, olanaklıdır da.’’

Burada Wittgenstein’ın en önemli tezi şu cümlede yatıyor;

‘’Düşünülebilir olan, olanaklıdır da.’’

Alfred Adler ‘’İnsanı Tanıma Sanatı’’ isimli kitabına Heredot’un ‘’Düşünce’’yi ‘’ruh’’ ile özdeşleştiren şu sözü ile başlar; “insanın ruhu onun yazgısıdır.”

Bu görüşe göre; ruhsal yaşamda geçen bütün olaylar, birey tarafından saptanan bir amaca hazırlık niteliği taşır.

En küçük atomdan en büyük yıldıza kadar evrende her şeyin devinim içinde olduğunu söyleyen, Hippocrates’in çağdaşı olan Abdera’lı Democritus şöyle söylerdi:

‘’İnsanın mutluluğu ya da mutsuzluğu kazandığı altın ya da eşyayla bağıntılı değildir. Mutluluk ya da üzüntü kişinin ruhundadır. Bilge bir kişi her yerde kendini evindeymiş gibi hisseder. Evrenin tümü onurlu bir ruhun evidir.’’ Democritus’a göre; ‘’mutluluk ya da üzüntü kişinin ruhundadır.’’

Evrende her şey iki kere yaşanır; olaylar önce zihinde tasarlanır, sonra da gerçekleşir, tıpkı bir mimarın bir binayı tasarlayıp planını çizmesi ve mühendisin de onu inşa etmesi gibi… Zihinde tasarlanmayan hiçbir şey evrende gerçekleşmez.

Düşler kurarız kelimelerle, düşüncelerle ve zamana bırakırız bu düşleri, onlar da tıpkı toprağa düşen tohumlar gibi, zamanla filizlenip gelişirler ve yaşadığımız gerçek olarak karşımız çıkarlar.

Yaşadığımız dışsal gerçeklik aslında kendi içsel psikolojimizin somutlaşmış halidir. Her şey düşüncemizde başlar ve onunla somutlaşır. Bir Çin atasözü düşüncelerimizin evrene saldığımız bir frekans olduğunu söyler; düşüncelerimizin evrene bir etkisi ve evrenin de buna bir tepkisi olurmuş.

Kendimiz dünyadan ve evrenden ayrı değil, dünya ve evren ile bir bağlantı halinde ve o muazzam evrenin, organik bir bütün olan evrenin bir parçasıyız. Öyle organik bir bütün olan evrenin parçasıyız ki, bir Çin atasözünde söylendiği gibi ‘’bir ot yolarsanız tüm bir evreni sarsarsınız.’’

Fransız filozof Michel Foucault da 1996 yılında yayınladığı ‘Kelimeler ve Şeyler’ (Les Mots es les choses) isimli kitabında da ‘’bakanın bakılan olduğu’ tespiti yapar. Günümüz Kuantum düşüncesi de farklı bir şey söylemez zaten; ‘’gözlemci ile gözlemlenen ayrılmazdır, birdir, bütündür.’’

İslam tarihindeki üç büyük düşünürden birisi olan Muhyiddin İbn-i Arabî’nin ortaya koyduğu Vahdet-i Vücud (Varlık birliği) tasavvuf düşüncesinde, yaratanla yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve “bir” olduğunu savunur.

Evrende bir etki ve tepki akışkanlığı içerisinde yaşamaktayız. Ne ekersek onu biçeriz. Buğday eken buğday biçer, arpa eken arpa, domates eken domates. Hiç görülmemiştir; patates ekip de ayçiçeği biçen veya biber ekip de havuç ürünü alan!

Bir Japon atasözü de şöyle söylerdi; ‘’güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır.’’ Bir Yunan atasözü şöyle der; ‘’Kelimenin gücü Tanrı’nın gücüne eşittir.’’ Ve şöyle devam eder Yunan atasözü; ‘’insanoğlu bilseydi kelimenin gücünü, kötü bir kelimeyi değil kullanmak, aklından bile geçirmezdi.’’

Benzer şekilde hep olumsuz kelimeler kullananın ve düşünenlerin, hep karamsar bir ruh halinde içinde olanların iyi olaylarla karşılaştıkları ve mutlu oldukları hiç görülmemişlerdir.

Mutlu olmak bir ruh hâlidir, bu ruh hâli de kendimize bağlıdır. Nerede ve kiminle olduğumuz önemli değildir. ‘’Nasıl’’ olduğumuz ve ‘’kendimizi nasıl hissettiğimizdir’’ önemli olan. Hem olumsuz duygulara sahip olup, hem de kendimizi iyi hissetmemiz imkânsızdır. Olumsuz düşünce ve mesajların bizlere hiçbir faydası yoktur. Depresyon, öfke, alınganlık, suçluluk duygusu; bunlar olumsuz duygulardır ve kendimizi güçlü hissetmemize izin vermezler. Eğer ortada bir problem varsa buna dışarıdan birisi veya başka bir şey yol açmazlar; kendi düşüncelerimiz kendi problemlerimizi yaratır.

Tasalarımız kendi kendini doğrulayan kehanete dönüşüp öngördükleri felaketlere bizleri sürüklerler. Bilimde “Ters Çaba Kuralı” diye bilinen bir kural vardır. Şu şekilde formüle edilir: ‘’Başınıza gelmesinden korktuğunuz şeyleri fazla düşünürseniz, gerçekleşme ihtimalini artırırsınız.’’

Kendini doğrulayan kehanet düşüncesi, İngilizcesi “Pygmalion Effect” olan eski bir mitolojik öyküden almaktadır. Kıbrıs prensi, heykeltıraş Pygmalion, tüm kadınların kusurlu olduğunu düşünüp ideal bir kadının heykelini yapmaya çalışır. Galatea adını verdiği bu eser, o kadar güzel olmuştur ki, Pygmalion kendi eserine umutsuzca âşık olur ve onun gerçek olduğunu düşünmeye başlar. Daha sonra heykel canlanır. Sonra şu inanış ortaya çıkar; ‘’inanılan her kehanet kendini doğrular.’’

Kötü senaryolar yazmak enerji tüketen ve cesaret kıran saplantılı endişelerin uzak akrabalarıdır. Aklını hayatının karışık yönlerine takan, geçmişindeki şanssızlık ve düş kırıklıklarını tekrar tekrar düşünen bir insan aynı şanssızlık ve düş kırıklıklarını gelecekte de yaşamak için dua etmiş olur.

Yaşadıklarımızın çoğunu geçmişimiz, izlenimlerimiz, biriktirdiklerimiz ve önyargılarımız şekillendirir. Çünkü gerçek; bellek ve algıdan ibarettir. Bunun dışında başka bir gerçek yoktur.

Özetle;

Yarattığımız dünya bizim düşünce biçimimizin ürünüdür.
Yaşadığınız dünyayı iyi tanımlayın!
Çünkü insanlar gördükleri dünyayı tanımlamazlar, tanımladıkları dünyayı görürler.
Çünkü hayat bir ayna gibidir, nasıl bakarsanız öyle görürsünüz.
Çünkü hayat bir vadi gibidir, nasıl ses verirseniz öyle yankı alırsınız.
Çünkü kader bir tasarımdır, nasıl tasarlarsanız öyle yaşarsınız.
Çünkü siz kendi kaderinizin yaratıcısı ve tasarımcısısınız.
Çünkü siz ne düşünürseniz O’sunuz.

(Güzel şeyler düşünün ki, güzel şeyler yaşayasınız!!!)

Osman AYDOĞAN

BİR YAHUDİ HİKAYESİ…

BİR YAHUDİ HİKAYESİ…
Gençliğimde Şişhane’de, “Sarı Madam” adında bir kahve vardı. İnsanlar oraya gelir, oyun oynardı. Aileler de gelir çay içer, simit yer, sohbet ederdi. Çok güzel bir Haliç manzarası vardı. Şişhane’den Hasköy’e dönen köşedeydi. Eskiden kahvenin anlamı, sadece oyun oynanan yer olmaktan çok uzaktı, tam anlamıyla sosyal bir ortamdı. Kaçamak sigara içmek için de çoğu zaman oraya giderdik. Bir gün oranın müdavimlerinden Şapat diye bir bey geldi. Biz de yandaki masada arkadaşlarla oturmuş, çay içiyorduk. Adamın orta halli bir görüntüsü vardı ama sıkıntılı olduğu her halinden belliydi. Arkadaşları da bu durumu fark etmiş olacak ki, içlerinden biri, “Hayrola Şapat, bir derdin mi var?” dedi.
“Sormayın…”
İlk bulduğu boş sandalyeye çökercesine oturdu.
“Anlat be Şapat.”
Adam anlatmaya başladı. Yanımızdaki masada oturduğu için anlattıklarını bir bir duyuyorduk.
“Benim dört tane dairem vardı. Bankada param vardı. Karımdan kalan ufak tefek birkaç mücevher de vardı. İki kızımı ve damatlarımı çağırdım ve ‘Bunları size taksim edeyim, sonra birinizin evinde kalırım, yalnız yaşamak istemiyorum,’ dedim. Yaptım da. Her şeyimi onlara verdim. İki kızımda birer yıl kalacaktım, böyle konuşmuştuk. Baştan her şey yolunda gitti. Sonra bu anlaşma aylara, haftalara, şimdi de günlere indi. İkisi de kendi düzenleri bozulduğu için beni evinde istemiyor. Anlayacağınız, beni kapının önüne koyacaklar.”
İshak Efendi diye bir adam, “Bu mudur senin bütün derdin?” dedi ; “Sen merak etme, yarın sabah burada buluşalım, senin derdini çözeceğim.”
Biz olanları sonradan kahvenin sahibine sorarak öğrendik. Zavallı amcanın sonunu çok merak etmiştik. Bu iki amca, ertesi gün buluşmuş, İshak Efendi cebinden bir anahtar çıkarmış ve Şapat’a vermiş. Bu bir banka kasası anahtarıymış ve üstünde “OB” harfleriyle bir de numara varmış. “OB”, Osmanlı Bankası’nın kısaltmasıydı. Bankanın itibarı da çok büyüktü.
“Bak, bu anahtarı hangi kızının evinde daha çok kalmak istiyorsan o evde kaybetmiş gibi yapacaksın. Dikkat et de nereye attığını unutma. Sonra ‘anahtarım kayboldu’ diye ortalığı ayağa kaldıracak, sonra da bulacaksın. Kızın sana ‘Bu ne anahtarı?’ diye sorduğunda, ‘Ne anahtarı olacak, kasa anahtarı. Sen bütün varlığımı size verdiğimi mi zannediyorsun? Paralarım, tahvillerim, banka kasasında duruyor. Kimin evinde ölürsem, anahtar ve kalan servetim onun olacak. Kafamdaki plan bu’ diyeceksin.”
Şapat Bey, İshak Efendi’nin bütün dediklerini yapmış ve sonradan takip ettiğimize göre de küçük kızının evinde krallar gibi yaşayıp ölmüş. Öldükten sonra kızı ve damadı anahtarı alıp bankaya gitmiş. Banka da onlara, “Ne böyle bir kasa numaramız var, ne de böyle bir anahtarımız,” demiş.
Şapat Bey bir de yazı bırakmış ardından: “Sizi ancak böyle adam edebilirdim!”
SONSÖZ: İbranice bir söz : “Yeş mamod, yeş kavod” ;
Yani : “PARAN VARSA, İTİBARIN DA VARDIR.”
Alıntı

HAVA GÜZELDİR

85 yaşındayım, ”Bugün hava çok kötü” dediğim pek olmadı.
Hava hep güzeldir. Güneşli olsa da güzeldir, yağmur yağsa da güzeldir, kar beyaz bir örtü halinde etrafı kaplasa da güzeldir. Soğuk da güzeldir, sıcak da…
Hatta sisli, puslu havalar da…
Yeter ki senin iç dünyan aydınlık olsun, berrak olsun.
Yeter ki , gözlerin gerçeği görsün, aklın özgürce düşünebilsin…
Sen yaşadığının farkına var…
Derin bir nefes alıp gözlerini kapat…
Düşün!..
Yaşamı sana hediye eden Yüce Allah’a en son ne zaman, içtenlikle ve inanarak teşekkür ettin?
Üstelik sağlığın da yerinde ise binlerce şükür Allah’ıma diyebiliyor musun!..
Cebinde çok para olup olmadığını sormadım!
Çünkü bu pek o kadar da önemli değil!
Hayatın zenginliği uçsuz bucaksız…
Tükenmez…
Hepsi de senin, benim için yaratılmış…
Yeter ki onları görelim…
Bildiğin gibi, bakıp da görmemek mümkün!
Sen görmeye, duymaya, hissetmeye hazır mısın?
Çok sık tekrar edilen bir hata var: İnsanlar sahip olduklarına şükredeceklerine gözlerini hep ulaşamadıklarına dikiyor. Halbuki seni mutlu eden şey senin yanındadır ama sen ondan uzaksın…

İshak Alaton

UMURSAMAK VEYA UMURSAMAMAK

Etrafına şöyle bir bak, mutlu musun, mutsuz musun bunu kim önemsiyor? Kim merak ediyor? En son kim anladı seni? En üzgün olduğun, en çok canının yandığı anda kim gerçekten yanında olduğunu hissettirdi sana? İyi düşün, yanında olduğunu zannettiğin insanların sadece sözde yanında olduğunu fark edeceksin. Birileri mutlu olsun diye didinip duruyorsun. Üstüne önceliği olmadığını bildiğin halde bazı insanları önceliğin yapıyorsun. Yetmiyormuş gibi bir de onları kaybetmekten korkuyorsun. Bana sorarsan çok yanlış yapıyorsun. Seni gözden çıkarmış insanlar için her şeyi göze almaktan yorulmadın mı? Sadece kendisini düşünen insanlar uğruna kendini değersizleştirmekten sıkılmadın mı? Sen insanları kaybetmekten korkuyorsun ama kimse seni kaybetmekten korkmuyor. Bu gerçeği ne yazık ki göremiyorsun. Kendine yanlışı da tam olarak burada yapıyorsun. Ama artık gözlerini açıyorsun. Önceliği olmadığın insanlara o değerli vaktini harcamıyorsun. Seni gözden çıkarmış insanlar için her şeyi göze almıyorsun. Seni kaybetmekten bir an olsun korkmayan kimseyi kaybetmekten korkmuyorsun. Hatta ve hatta kaybetmekten korktuğun ne varsa şu dakikadan itibaren özgür bırakıyorsun. Uğruna üzüldüğün insanlar, senin üzgün olmanı umursamıyor. Artık sende umursamıyorsun. Kaybetmemek için uğraşmak yerine, Kaybetmekten korktuğun her şeyi özgür bırakıyorsun.
Alıntı

”TÜRKİYE’DEKİ ŞEHİRLERİN İSİMLERİ NEREDEN GELİYOR?”

”TÜRKİYE’DEKİ ŞEHİRLERİN İSİMLERİ NEREDEN GELİYOR?”

1. Adana

Bir efsaneye göre Uranüs’ün oğulları Adanus ile Sarus Tarsuslular ile savaşarak şu anki Adana’nın içinde olduğu bölgeyi almışlardır. Uranüs da oğullarını ödüllendirmek için Adanus’un ismini bölgeye, Sarus’un ismini de şu an Seyhan olarak bilinen nehre vermiştir.

2. Adıyaman

İki vadi arasında bulunan şehre önceki zamanlarda güzel vadi anlamına gelen Vadi-i Leman deniyordu. Zaman içerisinde söylemde oluşan değişiklikle Vadi-i Leman Adıyaman’a dönüşmüştür. 1.Selim zamanından beri şehre Adıyaman denmektedir.

3. Afyonkarahisar

Hisar kelimesi kuşatma anlamına gelmektedir, karahisar ise acılarla, zorluklarla elde edilen yer anlamında kullanılır. Bu bölge de zorluklarla elde edildiği için ilk zamanlarda karahisar olarak anılmaktaymış. Zaten bölgede de inşa edilmiş kaleler vardır. Osmanlı döneminde de bu bölge karahisar olarak biliniyormuş. 1061 yılında bölgede afyon yetiştirilmesi ile karahisar kelimesinin önüne afyon eklenmiş, daha sonrasında yeniden çıkarılmıştır. 2005 yılına kadar da Afyon olarak bilinen şehrin ismine karahisar yeniden getirilmiştir.

4. Ağrı

Eskiden ”Karakilise” ve ”Karaköse” ismi ile bilinen şehir daha sonrasında Ağrı ismini almıştır. Eskiden pek çok kiliseye ev sahipliği yapan şehirde siyah taşlardan örülmüş bir kilise bulunuyordu. Karakilise ismi ile pek çok yer olduğu için Karaköse daha sonrasında Ağrı ismi kullanıldı. Ağrı ismi de Ağrı Dağı’ndan gelmektedir. Ağrı Dağı’nın ismi de bölgedeki Ararat Dağı’nın zaman içerisinde Aran ve daha sonra Ağrı halini alması ile oluşmuştur.

5. Amasya

M.Ö. birinci asırda yaşayan tarihçi Strabon’a göre bölgeyi kuran Amazonların kraliçesi Amasis, şehre Amasis anlamına gelen ”Amaseia” ismini vermiştir. Yıllarca bu isimle anılan şehir zaman içerisinde Amasya’ya evrilmiştir.

6. Ankara

Ankara ile ilgili pek çok rivayet bulunur fakat bunlardan en çok bilineni Eşek Kulaklı Midas ile ilgili olandır. Rivayete göre Frig Kralı Midas bu bölgede bir deniz çapası bulur. Frigce dilinde deniz çapası ”Anker”dir. Deniz çapasını bulduğu yerde şehir kuran Midas bölgeye Anker ismini vermiştir. Zaman içerisinde Anker Ankara haline dönmüştür.

7. Antalya

MÖ 2.yüzyılda Bergama Kralı II.Attalos tarafından kurulan şehir ismini kurucusundan almıştır. O dönemde Attaleia olarak isimlendirilen şehir zaman içerisinde Adali, Antalia ve sonunda Antalya ismini almıştır.

8. Artvin

18.yüzyılın ilk kaynaklarında Artvani olarak geçen Artvin zaman içerisinde Artvin’e evrilmiştir. Ama kayıtlara bakıldığında Artvin’in isminin pek çok kez değiştiği de görülmektedir. Şehri ilk kuran Türk İskit Beyi bölgeye Artvin demiştir, Osmanlı döneminde ise şehrin ismi Liva olmuş, 1956 yılında yeniden Artvin olmuştur.

9. Aydın

Argoslular tarafından kurulan şehir Aydın ismini bir Türk beyliği olan Aydınoğulları’ndan almıştır. 14.yüzyılda şehir Aydınoğulları beyliğine geçince şehrin ismini Aydın yapmışlardır.

10. Balıkesir

Bizans imparatoru Hadrianus bölgeye av partileri için gelmektedir, bu yüzden de bölgeye bir kale yaptırmıştır. Balık ismi şehir anlamına gelmektedir, bu yüzden de bölgeye Hisar Şehri anlamına gelen Balıkesir denmiştir. Bir diğer rivayet ise balın çok olduğu bu bölgeye bol balın olduğu yer anlamına gelen ”balı kesir” denmeye başlanmıştır.

11. Bilecik

Belekoma, Bitinya, Bileydik ve sonunda Bilecik ismini alan şehrin isminin anlamına dair efsane de çok ilginçtir. Doğu’dan bu bölgeye yerleşmek için gelen bir grup kenti kurmak için toprağı kazmaya başlar. Mola verip kazı yerine geri döndüklerinde kazı yaptıkları aletlerin ve eşyaların başka yere taşındığını görürler. Bu olay 2-3 kez daha tekrarlanır en sonunda halk ”Bileydik kenti buraya kurardık.” derler. Bileydik ismi zaman içinde Bilecik ismini evrilir.

12. Bingöl

”Temiz su” anlamına gelen Bingöl ismini Bingöl Dağı’ndan alır. Dağın isminin geldiği hikaye ise oldukça ilginçtir. Bölgede savaşan ordulardan biri çevrede su arar ve ona dağı tarif ederler. Dağın tepesine çıkan asker küçük bir su birikintisinden ziyade daha fazla gölün olduğunu görür ve ”burada bir göl yok, bin göl var!” diye bağırır. Böylece dağın ismi Bingöl olur. Tabii ki bu kanıtlanmış bir hikaye değil, halk arasında dolaşan bir rivayettir.

13. Bitlis

Asurlular tarafından Bit-Liz, Persler ve Yunanlılar tarafından Bad-Lis, Bizanslılar tarafından da Bal-Lais-on veya Baleş, Araplar tarafından Bad-Lis olarak kullanılmıştır. İlk kullanıldığı döneme bakınca Asur dilince Bit kale anlamındadır, Bit-Liz ismi de Liz’in kalesi anlamını taşımaktadır. Zaman içerisinde Bit-Liz kelimesi evrilmiştir, yani özünde hala Liz’in kalesi anlamına gelir.

14. Bolu

Kayıtlarda geçen ilk ismi Bithynion olan Bolu için zaman içinde Romalılar tarafından Claudiopolis ismi kullanılmıştır. Sonrasında bölgeye gelen Türkler söylemesi daha kolay olsun diye sadece polis demişlerdir. Zaman içerisinde halk dilinde polis Bolu ismine dönmüştür. Nasıl polisten Bolu’ya geldiğini biz de çözemedik.

15. Burdur

Eski Yunan mitolojisine göre tanrıların gazabından kaçan Ulis şu anki Burdur’un olduğu bölgeye doğru gelir. Bölgeye yaklaştıkça Rumca bir ses duyar. Birileri ona Rumca ”Ezostas” yani ”Burada dur!” demektedir. Bölgeye yerleşip köy kuran Ulis’ten sonra bölgenin ismi Ezostas olarak anılmaya başlamıştır. Yıllar sonra bölgeye gelen Selçuklular Ezostas’ın ne anlama geldiğini sorarlar ve anlamını öğrenince Burada Dur olarak söylemeye başlarlar. Zaman içerisinde Burdur’a evrilir.

16. Bursa

Bursa’nın ismi hisar anlamındaki ‘Pura’ ve kent anlamındaki ‘İssa’ sözcüklerinden gelmektedir. Bursa’ya ismini verdiği söylenen Bitinya kralı Prousia’ın ismi ise Proasalı anlamına gelir. Bursa’ya kralın adının verildiği düşünülse de aslında krala Bursa’nın adı yani Prousias ismi verilmiştir.

17. Çanakkale

Eski çağlardan beri çeşitli isimlerle anılan Çanakkale Truva Savaşı döneminde Truva kralı Dardanos’tan kaynaklı Dardanelles adı ile anılmıştır. Daha sonralarında Fatih Sultan Mehmet’in Boğaz’ın doğu kıyısına yaptırdığı kaleden dolayı Türkler buraya Kale-i Sultaniye demeye başlamıştır. Kalenin yanı başında yaşayan halkın çanak çömlek ile ilgilenmesi ve bölgenin bu şekilde ünlenmesi ile bölge ve kale Çanak Kalesi ismini almıştır. Zaman içerisinde Çanakkale şekline evrilmiştir.

18. Çankırı

Antik ismi Gangra olan Çankırı Roma dönemine kadar Gangra olarak anılmıştır. Bölgeye gelen halk Gangra ismini telaffuz edemediği ve anlamlandıramadığı için çan ve kırık isimlerini kullanmaya başlamış, zaman içerisinde de Çankırı’ya evrilmiştir.

19. Çorum

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’ne göre bölgenin havası astım hastalarına iyi geldiği için Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan hasta olan oğlu Yakup Mirza’yı ve yüzlerce hastayı bu bölgeye göndermiştir. O dönemde hasta olanlara, zayıf düşenlere halk dilinde çorlu denmekteymiş. Bu bölgeye gelen çorlular zamanla iyileşmiş ve evlerine geri dönmüştür. Bundan kaynaklı da buraya Çorum denilmeye başlanmıştır.

20. Denizli

Uydu görüntülerine bakıldığında Laodikya ovasının orada bir göl olduğu görülmektedir. Eski dönemlerde de Menderes nehri sal taşımacılığı için kullanılmıştır. O dönemde yaşayan Türkler için de göl aslında birer denizdir. Bu yüzden bölgeye Denizli denilmektedir.

21. Diyarbakır

Bakır ülkesi anlamına gelmektedir. Bu ismin kaynağı Diyar-ı Bekir’dir. Bekir’in memleketi anlamına gelir. Bunun nedeni de Bekir b. Va’il adlı Arap göçebe boyunun buraya yerleşmiş olmasından kaynaklanır. Diyarbakır’ın eskiden kullanılan adı ”Gelen” anlamına gelen  Amid’dir. Dede Korkut kitabında Amid’e Hamid de denilmiştir.

22. Edirne

Edirne şu anki adını almadan önce Kral Hadrian’ın şehri anlamına gelen Hadrianapolis ismi ile anılmıştır. Daha sonrasında şehrin ismi Odrisya, Orestias ve Uscuduma olarak değişmiştir. Bizans döneminde Doğu-İslam dünyası Edrenos, Edrene ve Edreneboli isimleri kullanışmıştır. Sonrasında bölgeye gelen Türkler ile Edrene ismi Edirne olarak şekillenmiştir.

23. Elazığ

1862 yılında o dönemde padişah olan sultan Abdulaziz’in uğruna Mamuretülaziz ismi verilmiştir. Sonradan isim uzun bulunmuş ve Elaziz diye değişmiştir. 1937 yılında ise Elazığ olarak değiştirilmiştir.

24. Erzincan

Erzincan’ın ismi söylentiye göre Azirizden gelmektedir. Asur kaynaklarında bölge Zuhma (Suhma) ismi ile geçmektedir. Daha sonrasında bölgeye Eriza ismi kullanılmıştır. Sonrasında da Erzingan denilmiştir. Zaman içerisinde Erzincan ismine dönmüştür.

25. Erzurum

Selçuklular döneminde Erzen-Rum olarak bilinen şehir o dönemde tahıl ambarı olarak kullanılmaktaydı. Zaman içerisinde Erzurum’a evrilmiştir. Bir diğer rivayete göre Rum toprağı anlamına gelen Ardı Rum isminden evrilmiştir.

26. Eskişehir

Şehrin antik adı Doylaion’dur. 1080 yılında bölge Türk egemenliğine girmiş daha sonrasında ise Bizans İmparatorluğu tarafından geri alınmıştır. Sonrasında bölge Türk hükümdarı Kılıçarslan tarafından Bizanslılar’dan geri alınınca şehre “bizim eski şehrimiz” anlamına gelen Eskişehir adını vermiştir.

27. Gaziantep

Şehrin bilinen en eski adı Antiochia ad Taurum’dur. Toroslar’ın karşısındaki Antakya anlamına gelen bu isim Romalılar tarafından kullanılmıştır. Daha sonrasında bölgeye gelen Araplar şehrin ismini Ayıntap olarak değiştirmiştir. Ayıntap isminin kökeni Hitit dilince han toprağı anlamına gelen hantap isminden türetilmiştir. Bunun yanı sıra Farsça’da Ayıntap kelimesi pınarı bol anlamına gelmektedir. Zaman içerisinde Ayıntap Antep olarak değişmiştir.

28. Giresun

Kirazı ile meşhur olan bu şehrin ismi Romalı General Lukullus’un M.Ö. 70 yılında Giresun’a gelmesine dayandırılmaktadır. Şehre gelen Lukullus burada kiraz tadar ve çok sever, dönerken kiraz fidanı götürür.  Romalılar Lukullus sayesinde kirazı tanır, beğenir. Böylece kirazın getirildiği yöreye kirazın o dönemki adı Cerasustan dolayı Keresus adı verilir. Zaman içerisinde Giresun’a evrilir.

29. Gümüşhane

Şehrin antik çağdaki adı Argiropolis’tir, o dönemde kullanılan Argis gümüş anlamına gelmektedir. Bölgedeki madenlerden dolayı gümüş ön plana çıkmaktadır. Osmanlı döneminde Canca olarak anılan bölge daha sonra gümüş ismi ile öne çıkmaya başlamış ve daha sonra gümüşün çıkarıldığı yer olan Gümüşhane isminde kullanılmaya başlanmıştır.

30. Hakkari

Hakkari kelimesinin kökeni kaynaklara göre Kürtçe’dir. Kürtçe’de Karin kelimesi -ebilmek anlamına gelmektedir. İnsanın gücünün yetebilmesi anlamına gelmektedir. Hak kelimesi daha sonradan eklenmiştir. Özünde kelime ”hep güçlü” anlamına gelmektedir.

31. Hatay

Bu şehre ismini Atatürk vermiştir.  Hıtay ismini taşıyan yarı göçebe toplum 10.yüzyılda Çin’e gitmiş ve Çin’in kuzey kısmını işgal etmiştir. Çin’deki bu bölgeye Hıtay denilmiştir. Atatürk de Hıtaylıların Antakya bölgesine geldiğine inanıyordu ve bu nedenle bu şehre Hatay ismini vermiştir.

32. Isparta

Bölgenin önceki adı Baris’ti. İranlılarla yapılan savaştan sonra ülkelerine dönmeyen Mora Yarımadası Ispartalıları Baris isimli bu bölgeye yerleştiler. Daha sonrasında ise Yunanca’daki ”is” belirteci başa getirilmiş ve is ile baris kelimeleri birleştirilmiştir. O dönemde dağlık anlamına gelen İsparita olarak anılmış daha sonrasında İsparta olarak söylenmeye başlamış ve en son Isparta olmuştur.

33. Mersin

Bölgenin yakınında Mersinli adında Türkmen bir aşiret yaşıyormuş. Bu aşiret Anadolu’da yedi farklı köye ve bölgeye kendi ismini vermiştir. Mersin şehrinin adı da Mersin adındaki Türk Oymağından gelmektedir.

34. İstanbul

MÖ. 658 yılında Megara kralı Byzas tarafından kurulduğundan bu şehre kurucusundan dolayı Bizantion adı verilmiştir. Roma imparatoru Marcus Avrelius döneminde imparatorun manevi babasının adıyla “Antion” olarak anıldı. Bizans İmparatoru Konstantin bu şehri yeniden kurunca buraya kendi adını verdi. Şehre “Konstantin veya Konstanpolis” adı verildi. Araplar “Kostantiniye, Romalılar Konstantinopolis” demişlerdir. Daha sonra bu ismin kısaltılmış şekli olan “Stin-polis” deyimi kullanıldı. İşte İstanbul bu “Stin-Polis” şehrinden türetildi. Türkler burayı alınca Müslüman şehir anlamında “İslambol” adını verdiler fakat daha sonra İstanbul olarak değiştirildi.

35. İzmir

Şehrin asıl adı “Smyrna”dır. İzmir kelimesi smyrna’nın halk arasındaki kullanış şeklidir. Homeros destanlarında bu kent ismini Kıbrıs Kralı Kinyras’ın kızı Smyra’dan alır.

36. Kars

MÖ 130-127 yılında buraya yerleşen Karsak oymağından dolayı şehre Kars adı verilmiştir. Kars kelimesinin anlamı ise deve ya da koyun yününden yapılan elbise veya şal kuşağı anlamına gelmektedir.

37. Kastamonu

Şehrin eski adı Tumana olarak bilinmektedir. Buraya daha sonra Gas-Gas isimli bir kavim yerleşmiştir. Bölgeye gelen kavim Gas ile Tuman kelimelerini birleştirerek Gastuman demiştir. Zaman içerisinde söyleme kolaylığı ile Kastamonu kelimesine evrilmiştir.

38. Kayseri

Şehrin ilk ismi Mazaka olarak bilinmektedir. Romalılar şehri aldığında imparatorun şehri anlamına gelen Caesarea ismini vermiştir. Zaman içerisinde Kayseri’ye evrilmiştir.

39. Kırklareli

Bizans döneminde şehrin adı kırk kilise anlamına gelen Saranta Ekklesies’miş. Sonrasında bölgeyi fetheden Türk akıncıları şehirde verdikleri 40 şehiti anmak için Kırklareli ismini vermiştir.

40. Kırşehir

Öncelerinde Makissos ve Justinianopolis isimleri ile anılan şehir, bölgeye Türklerin yerleşmesi ile ”Kır şehri” adını almıştır. Bunun en büyük sebebi şehrin kırların ortasında yükselmesidir. Zaman içerisinde şehrin ismi halk dilinde Kırşehir olarak anılmaya başlanmıştır.

41. Kocaeli

Osman Bey’in uç beyliklerinden biri olan Akçakoca tarafından fethedilen bölgenin ismi fetheden kişi yani Akçakoca’dan gelmektedir.

42. Konya

Şehir kurulduğundan beri dinsel bir merkez olarak görülmüştür. Hıristiyanlar tarafından “İsa’nın tasviri” anlamına gelen İkonyum adı verilmiştir. Daha sonrasında ise Abbasiler bu bölgeyi almış ve ismini Kuniye’ye çevirmiştir.. Türkler ise bu ismi Konya olarak değiştirmiştir.

43. Kütahya

İlk ismi seramik kenti anlamına gelen Seramorum olan şehir daha sonrasında Frigliler tarafından Kotiyum olarak anılmaya başlamıştır. Daha sonrasında ismi Kotiaetion, Katiaion, Cotyaeium, Cotyaeum ve Cotyaium şeklinde geçen şehrin tüm isimlerinin anlamı Totys’in şehridir. Selçuklu döneminde Türklerin buraya gelmesi ile birlikte şehre Kütahiye ismi verilmiştir. Zamanla bu isim halk dilinde Kütahya olarak evrilmiştir.

44. Malatya

Kültepe vesikalarında Melita ismi ile anılan şehir Hitit döneminde de Maldia olarak geçmektedir. Maldia kelimesi bal anlamına gelen melid kelimesinden türemiştir. Zaman içerisinde halk dilinde Malatya ismini almıştır.

45. Manisa

Şehrin ilk ismi Yunanca Magnesya’dır. Truva Savaşı’na katılan Magnetler bu bölgeye geldiklerinde Spil Dağı eteklerine Magnesia Kalesi’ni inşa etmiştir. Bu yüzden de bölgeye Magnesya denmeye başlamıştır. Daha sonra Türkler bu bölgeyi aldığında şehrin ismini Manisa olarak kullanmaya başlamıştır.

46. Kahramanmaraş

Şehrin gerçek ismi Markasi’dir ama halk arasında Maraş olarak anılmıştır. Kurtuluş Savaşı’nda Maraş halkının işgale direnmesi ile Kahraman unvanını almıştır.

47. Mardin

Mardin isminin Süryanice bir kelime olan Marde’den geldiği rivayet edilmektedir. Romalılar Maride, Araplar ise Mardin ismini vermiştir. Bir diğer rivayete göre şehrin ismi Kürtçe kökenlidir. Mer-din yani erkek, yiğit görülen anlamına gelir.

48. Muğla

Bölgenin ismi Selçuklu Sultanı Kılıçarslan’ın değerli komutanlarından Muğlu Bey’den gelmektedir. Burayı fetheden Muğlu Bey’in ismi bölgeye verilmiştir. Zaman içerisinde Muğla’ya dönüşmüştür. Kentin orta çağdaki adı Mobella olarak geçmektedir.

49. Muş

Şehrin ismi Asurlulardan kaçan İbrani kabilesi tarafından verilmiştir. Bölgeye gelen kabile sulak verimli alan anlamına gelen Muş ismini bölgeye vermiştir. Bir diğer inanışa göre de şehrin ismi şehrin kurucusu olan Muşet’ten gelmektedir.

50. Nevşehir

Kent, Orta Çağ ve Yeni Çağ’da Seandos, Nissa ve Muşkara isimleri ile anılmıştı. Damat İbrahim Paşa olarak sadrazamlığa getirildiğinde doğduğu kent olan Muşkara’da büyük bayındırlık hareketine girişti. İmaretler, camiler, medreseler, hamam ve çeşmeler yaptırdı. Muşkara adını değiştirerek, kente Yenişehir anlamına gelen Nevşehir adını verdi.

51. Niğde

Hititler zamanında Nakita ismi ile anılan şehir İslam müelliflerinin eserlerinde Nekida ve Nekide isimleri ile geçmektedir. Zaman içerisinde Nikede şeklinde telaffuz edilmeye başlanmış, Selçuklular döneminde Niğde ismine evrilmiştir.

52. Ordu

Ordu ismi tamamen Türkçe bir kelimedir ve saray anlamına gelmektedir. Genellikle hükümdarın, hakanın oturduğu şehir anlamında kullanıldığı için zamanında buraya kelimenin orijinal hali olan Urdu ismi verilmiştir. Daha sonraları ise Orda şeklinde söylenmeye başlanmıştır. Ur kelimesinin anlamı yüksek yer, tepedir. Zamanla Ordu olarak evrilmiştir.

53. Rize

Rumca’da dağ eteği anlamına gelen Riza kelimesi şehrin ismi olarak kullanılmıştır. Bölgenin geçmişte ”Riza” ismi ile anıldığı zaman içerisinde Rize’ye evrildiği düşünülmektedir.

54. Sakarya

Şehir ismini Sakarya Nehri’nden almaktadır. Nehrin ismi ise M.Ö. 7.yüzyılda bölgede yaşayan Frigyalılar’dan gelmektedir. Frigyalılar için kutsal görülen bu nehre Sangari ismi verilmiştir. Daha sonra Sangari ismi saldırgan anlamına gelen Sengarios ismine çevrilmiş. Zaman içerisinde Sakarya şeklinde söylenmeye başlanmıştır.

55. Samsun

Palaskça kökenli olan Amisos kelimesi şehrin ilk isimlerinden biridir. Bölgeye Türkler geldikten sonra Amisos kelimesi Samsun şeklinde türetilmiştir. O dönemin kayıtlarına bakıldığında şehir için Türkler Samsun derken Batılı kaynaklar Sampson demektedir.

56. Siirt

Siirt kelimesinin Sami Dili’nden geldiği düşünülmektedir. Kent anlamına gelen Keert sözcüğü şehir için kullanılmıştır. Daha sonra Esart, Sairt ve Siirt isimleri kullanılmıştır.

57. Sinop

Antik Çağ’da, Paflagonya bölgesi içinde kalan Sinop’un saptanabilen en eski adı, Sinope’dir. Bir söylenceye göre de kent adını, kurucusu olarak kabul edilen Amazon’dan almaktadır. Bir başka söylenceye göreyse kenti eski Yunan’da Irmak Tanrısı Asopos’un su perisi kızlarından Sinope kurmuştur. Bu yüzden bölgeye Sinope denmiştir. Zaman içerisinde Sinope Sinop şeklinde değişmiştir.

58. Sivas

Kentin adı Farsçada “üç değirmen” manasına gelen “Sebast” kelimesinden gelmektedir; Sebast ismi zamanla halk dilinde Sivas olarak yerleşmiştir. Sivas ismi bu şekilde oluşmuştur.

59. Tekirdağ

Tekirdağ’ın bilinen en eski adı M.Ö. 5.yüzyıldan gelmektedir. Heredot’un kaynaklarında bölgenin adı Bizanthe olarak geçmektedir. Daha sonraki kaynaklarda ise şehir Rhaedestus ismi de anılmaktadır. Geç Bizans döneminde Rodosto olarak aktarılan bölgenin adı Osmanlı dönemi ile birlikte Rodosçuk olarak kaynaklarda yer almaktadır. 1732 yılı itibariyle Tekfurdağı olarak adlandırılan bu bölge cumhuriyetin ilanı ile Tekirdağ ismini almıştır. Adını kıyı boyunca uzanan Tekir dağlarından aldığı da düşünülmektedir.

60. Tokat

Tokat isminin kökeni tamamen Türkçedir ve bildiğimiz tokat kelimesinden gelmektedir. Bölgede bulunan kalenin ismi Comano Pontica idi. Daha sonrasında Anadolu’yu fetheden Selçuklu Oğuz Türkleri bu kaleyi alarak kenti fethedince Bizans ordusuna ağır bir tokat vurduklarını belirtmek amacı ile şehrin ismini Tokat olarak değiştirdiler.

61. Trabzon

Trabzon ismi Pontus Rum devletinde kullanılan ve şehrin orijinal adı olan dört köşe anlamındaki “Trapezus” sözcüğünden gelmektedir. Lazlar şehre Trapuzani, Gürcüler Trapizoni demektedir. Daha sonrasında şehre gelen Osmanlı ve Persler de şehir için Tara Bozan demişlerdir. İsim ufak söyleniş farklılığı olsa da günümüze kadar Pontus devrindeki adı ile Trabzon olarak gelmiştir.

62. Tunceli

Yıllarca Dersim olarak bilinen şehrin ismi 1935 yılında Tunceli olarak değiştirildi.  Tunç gibi sağlam insanların yeri anlamına gelen Tunceli ismi tamamen yapay bir isim olarak türetilmiştir.

63. Şanlıurfa

İlk zamanlarda Arach, Erech, Orhay, Edessa ve Ruha isimleri ile anılan şehir daha sonra Urhai olarak anılmaktadır. Urhai ve Orhay isimleri bölgenin sakinleri Süryaniler tarafından verilmiştir. Daha sonrasında bölgeye gelenler suyu bol anlamında olan Edessa ismini vermiştir. Sonrasında güzel çeşme anlamına gelen Kaliruha ismi kullanılmıştır. Bölgeye Arapların gelmesi ile birlikte Kali kelimesi atılarak Ruha ismi ile anılmaya başlanmış, zaman içerisinde Urfa ismine evrilmiştir.

64. Uşak

Uşak ismi Türkçe kökenlidir. Oğul anlamına gelen Uşak kelimesi şehrin kurucusu olan Selçuklular tarafından verilmiştir. Şehrin isminin oğul ile ilgili olmasının sebebi de oğlu bol olsun diye dua edilmesinden gelmektedir.

65. Van

Şehir Asur kraliçesi Semiramis tarafından kurulmuş ve şehre kurucusundan dolayı Şahmirankent ismi verilmiştir. Daha sonrasında bölgeye Persler’in gelmesi ile bölgeye Van adında bir vali atanmıştır. Şehri bayındır hale getirdiği için şehre onun ismi verilmiştir.

66. Yozgat

Şehrin asıl ismi Bozok’tur, zaman ile Yozgat şeklinde değiştirilmiştir. Oğuzların Bozok koluna mensup Türklerin bölgeye yerleşmesi ile birlikte bu bölge Bozok olarak anılmıştır. 1800’lü yıllarda ise halk dilinde Yozgat denmeye başlanmıştır. Yozgat ismi otlak kent anlamına da gelmektedir.

67. Zonguldak

Şehir ilk ismini Sandra ismindeki çaydan almıştır. O dönemde şehre Sandraka denmiştir. Zaman içerisinde Zonguldak sözcüğüne evrildiği düşünülmektedir.

68. Aksaray

Selçuklu Sultanı İzzettin Kılıçarslan şehirde pek çok cami, medrese, kümbetler ve büyük ve beyaz bir saray yaptırmıştır. Şehir de Aksaray ismini bölgede yaptırılan bu beyaz saraydan almaktadır.

69. Bayburt

Şehrin orta çağdaki ismi Payberd olarak geçmektedir, Bizans döneminde ise Payper ve Baberd olarak kaydedilmiştir. Arap kaynaklarında Babirt olarak bilinen şehir yüksek kale anlamına gelmektedir. Zaman içerisinde Bayburt şekline evrilmiştir.

70. Karaman

Bölgeye yerleşen Karamanoğlu Beyliği’nin kurucusu Karaman Bey’den dolayı şehre Larende denilmiştir. Cumhuriyet döneminde ise Karaman olarak değiştirilmiştir.

71. Kırıkkale

Şehrin ismi bölgede yaşanan kahramanlıklardan dolayı Osmanlı arşivlerinde Kırıkkal olarak anılmıştır. Sonrasında Kırıkköyü olarak bilinen kent merkezi zamanla Kırıkkale halini almıştır.

72. Batman

İsmini Batman Çayı’ndan alan şehir ilk başlarda bir köydü. Çayın yakınında bulunan Iluh köyüne Batman ismi verilmiştir. Rivayete göre köyün yerlileri bölgenin güneyine kurulan tesislere çok fazla bakıyormuş bu yüzden böyle bir isim verilmiş.

73. Şırnak

İçerisinde Nuh peygamberin de olduğuna inanılan bir grup tarafından kurulan şehrin ilk ismi Nuh’un şehri anlamına gelen Şehr-i Nuh idi. Daha sonra halk dilince Şernah ve Şırnek olarak değişmiş en sonunda Şırnak halini almıştır.

74. Bartın

Antik çağdaki ismi Parthenios olan şehir zaman içerisinde Bartın şeklinde söylenmeye başlanmıştır. Parthenios isminin verilmesinin sebebi ise, Okenaus’un çocuklarından biri olan sular tanrısı Parthenios’dur. Bölgedeki sulardan ve denizlerden dolayı bu ismin verildiği düşünülmektedir. Antik çağda, Parthenios adı verilen Bartın Irmağının kenarında kurulan Bartın Kentinin Parthenia adıyla anıldığı ve zamanla Bartın’a dönüştüğü yazılı kaynaklardan anlaşılmaktadır.

75. Ardahan

Şehrin ismi Gürcü kökenlidir. Ardana ve Artani ismi kullanılmış, daha sonrasında bölgeye Osmanlıların gelmesi ile Ardahan denilmeye başlanmıştır.

76. Iğdır

Iğdır ismi 24 Oğuz boyundan biri olan Oğuz Han’ın torunu Iğdır Bey’den gelmektedir. Bölgeyi fetheden Iğdır Bey’in ismi kente verilmiştir.

77. Yalova

Osmanlı döneminde Çiftlikköy’den Çınarcık iline kadar olan bölgeye Yalakabad ismi verilmiştir. Yali, yala kelimeleri kıyı anlamındadır. Zaman içerisinde buranın ismi Yalı ovası olarak anılmış sonra da Yalova’ya evrilmiştir.

78. Karabük

İsmini coğrafi ortamdan alan bu şehir ”kara” ve ”bük” kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Anlamı kara çalılık yer olarak bilinmektedir.

79. Kilis

Şehrin ismine Osmanlı kaynaklarında Kiris Kalesi olarak rastlanılmıştır. Grant Dictioner’de Cyrrhus efendi anlamındaki Kiris olarak geçmektedir. Araştırmalara göre bu ismin 8.yüzyılda bölgeye gelen Türkmenler tarafından ortaya atıldığı düşünülmektedir. Zaman içerisinde Kiris halk dilinde Kilis’e çevrilmiştir.

80. Osmaniye

Osmanlı zamanında şehre bölgede çıkan isyanları bastırmak için Fırka-i İslahiye isimli bir ıslah ordusu gönderilmiştir. Sonrasında da şehri bu ordu kurmuştur. Şehir kurulurken o bölgede büyük bir öneme sahip Osmanlı köyü unutulmamıştır. O yüzden de buraya bu köyün ismi verilmiştir.

81. Düzce

Coğrafi konumundan dolayı bu bölge uzun bir süre Düzbazar olarak anılmış daha sonrasında bu bölgede kurulan pazara da aynı isim verilmiş. Düzce il olduğunda ise hep anılan isminin kullanılması uygun görülmüş.

✖➕➖➗ MATEMATİK

1 x 8 + 1 = 9
12 x 8 + 2 = 98
123 x 8 + 3 = 987
1234 x 8 + 4 = 9876
12345 x 8 + 5 = 98765
123456 x 8 + 6 = 987654
1234567 x 8 + 7 = 9876543
12345678 x 8 + 8 = 98765432
123456789 x 8 + 9 = 987654321

1 x 9 + 2 = 11
12 x 9 + 3 = 111
123 x 9 + 4 = 1111
1234 x 9 + 5 = 11111
12345 x 9 + 6 = 111111
123456 x 9 + 7 = 1111111
1234567 x 9 + 8 = 11111111
12345678 x 9 + 9 = 111111111
123456789 x 9 +10= 1111111111

9 x 9 + 7 = 88
98 x 9 + 6 = 888
987 x 9 + 5 = 8888
9876 x 9 + 4 = 88888
98765 x 9 + 3 = 888888
987654 x 9 + 2 = 8888888
9876543 x 9 + 1 = 88888888
98765432 x 9 + 0 = 888888888

1 x 1 = 1
11 x 11 = 121
111 x 111 = 12321
1111 x 1111 = 1234321
11111 x 11111 = 123454321
111111 x 111111 = 12345654321
1111111 x 1111111 = 1234567654321
11111111 x 11111111 = 123456787654321
111111111 x 111111111 = 12345678987654321

YAŞAMAK

“Yine her zaman dediğimi diyeyim de: Bir insan farklı etnik kültürlerle hiç bir arada yaşamadıysa, bir insan hiç yurt dışına gidip yaşamadıysa, bakın yurt dışında yaşamak diyorum, gezmeye gidip bir hafta sonra evinize dönmekten bahsetmiyorum, oraya yerleşip oranın kurallarına, sosyal hayatına ayak uydurmayı, mahallenizdeki bakkalından tutun diğer esnafların yüzünüzü ezberlemesinden bahsediyorum. Bunları yaşamadıysa bu ülkede birilerine laf anlatmanız imkansızdır. O yüzden bu konuşma bence bu ülke için 100 yılın röportajıdır. Ben olsam bu konuşmayı kitap haline getirtir, üniversiteden mezun olana kadar her yıl öğrencilere ezberletir, nasıl yaşamaları gerektiğini beyinlerine kazırdım.”
Alıntı

TRE TRALLANDE JÂNTOR

Yıl: 1956
Yer: Adana Kulübü
Adana’yı ziyarete gelen İsveçli bir sanayici grubu ATO (Adana Ticaret Odası) yönetim kurulu tarafından yemekte ağırlanır. Yemek öncesi yapılan sohbette samimi konukseverliğin etkisinden memnun kalan İsveçli konuklar yemeğe başlamadan önce hep birlikte İsveççe şarkı söyledikten sonra kadehlerini şerefe kaldırırlar. Bu durum karşısında şaşırıp ne anlama geldiğini soran bizimkilere bunun avcılık geleneğinden gelen bir adet olduğunu, dost ve arkadaşlık yemeklerinde sevgi ve bağlılık ifadesi olarak yemekten önce şarkı söylediklerini ve biz Türklerin de samimi dostluklarını gördükleri için bu geleneği sürdürmek istediklerini söylerler.
Bunun üzerine ev sahibi ATO üyeleri “Biz de bir şarkıyla karşılık verelim o zaman!” deyip aralarında şarkı seçimine gitmişler ve ilk akıllarına gelen “Aman Adanalı” şarkısı olmuş ama onun oyun havası niteliğinde olduğu düşünülerek vazgeçilip en sonunda Gençlik Marşı’nı “Dağ başını duman almış …” diye başlamışlar söylemeye.. Kadehler tekrar kalkmış, büyük bir sevinçle alkışlanmışlar ve İsveç heyetinin başkanı ayağa kalkarak bizim heyete gösterdikleri bu güzel jest için teşekkür edip bu jest karşılığında Türkçe bir şarkı bilmediklerini ve üzüntülerini ifade etmişler.
Evet, Selim Sırrı Tarcan tarafından beğenilip notaları yurda getirilen ve Ali Ulvi Elöve tarafından Türkçe sözler yazılan “Gençlik Marşı” aslında İsveçlilerin Felix Körling’in bestediği “Tre trallande Jäntor/Şakıyan Üç Kız” adlı halk şarkısıymış ve bizim heyet bilmeden İsveçlilere büyük bir jest yapmış ve pek tabii müziğin evrenselliği bir kez daha kendini göstermiştir..

KARA BİR GÜN

Fransız generalinin dün şehrimize gelişi münasebetiyle bir kısım vatandaşlarımız (azınlıklar) tarafından icra olunan nümayiş, Türk’ün ve İslam’ın kalbinde ebediyete kadar kanayacak bir yara açtı. Aradan asırlar geçse ve bugünkü hüznümüz ve bahtsızlığımız şevk ve ikbale dönse bile, yine bu acıyı hissedecek ve bu hüzün ve teessürü çocuklarımıza ve torunlarımıza nesilden nesile ağlanacak bir miras olarak terk edeceğiz.
Alman orduları 1871 senesinde Paris’e girdikleri sırada, Büyük Napolyon’un zaferlerini kutlamak için dikilmiş olan zafer takının altından geçerken bile Fransızlar bizim kadar hakaret görmemişti. Ve bizim dün sabah saat dokuzdan on bire kadar hissettiğimiz üzüntüyü ve azâbı duymamıştı. Çünkü “Fransız” namını taşıyan her fert, çünkü yalnız Hristiyanlar değil, Yahudi Fransızlar’la Cezayirli Müslümanlar, o millî matem karşısında aynı keder ve utanç ile ağlamış ve kızarmışlardı.
Biz ise millî varlıklarının ve dillerinin devamını bizim gönlümüzün yüceliğine borçlu olan bir kısım halkın (azınlıkların) hayhuy şamatasıyla bu aziz matemimize en acı hakaretlerin birer tokat şeklinde atıldığını gördük. “Buna müstahak değil idik” diyemeyiz. Müstahak olmasaydık, bu felakete uğramazdık. Her milletin hayat sayfalarında birçok ikbal ve bahtsız sayfalar vardır. Fransa Kralı Birinci Fransuva’yı Şarlken’in zindanından kurtarmış ve koca Viyana şehrini defalarca kuşatmış bir ümmetin kader defterinde böyle bir kederli satır da yazılıymış. Her hâl, değişir. Araplar’ın güzel bir sözü var: ‘Isbır feinne’d-dehre lâyesbır’ (Sen sabret, çünkü zaman sabretmez) derler”.